24 Mart 2020 Salı

#EvdeKal #HayatEveSığar #SosyalMesafe



“Bin nasihatten bir musibet evladır” demişler. Diyenin ağzına sağlık. Duyanın da kulağına. Diyen geç kalmışsa, duyan geç duymuşsa da yazık… Çok yazık…

Seyyidhan Kömürcü’nün “neden eve dönmekten ibarettir hayat” dizesi geldi aklıma. Bir zamanlar bu dizeyi ne kadar çok sevdiğimi düşündüm sonra…

Ev, dört duvar, manzarası olmayan perspektifler…

Bir zamanlar eve gitmemek için yarattığım bahanelerin ne kadar aptalca olduğunu anladım. Sokağa yazılan güzellemelerin de aylaklığa davet ettiğini fark ettim sonra. Bir de "sosyal mesafe" diye bir kavram öğrendim. Ya da "sosyal izolasyon"...


Mecbur kalınca, evde kalınca, evde mecbur kalınca, insanın yapacağı ne çok şey varmış meğer:
Düşünmek, istediğin kadar uyuyabilmek, istediğin zaman uyanabilmek, istediğin zaman yiyebilmek, içebilmek, ayaklarını uzatabilmek rahatça… Uzun zamandır öncelik sıralamasında gerilere ittiğin ne kadar şey varsa öne çekerek bir bir ele almak…

Kitap okumayı, film izlemeyi, opera ve bale izlemeyi ihtiyaçlar hiyerarşisinde ilk basamaklara yerleştirmek… Sevdiğin insanları aramak, görebilmek için yeni yazılımları kullanmayı öğrenmek, yazılımların sınırlarını zorlayarak birden çok insanla konferans görüşmeler yaparak…

Kapısının kilitli olmadığı halde evden çıkmaya korkmak, kendini kıstırılmış hissetmekten başkaları için de özgürlüğün kıymetini anlamakla başlayan en insancıl ihytiyaçların ve taleplerin haklılığı üzerine de uzun uzun düşünmek…

Fen Bilgisi, Sosyal Bilgiler tamam!

Can havli ile kendimizi korumak adına ihyiça duyduğumuz tüm bilgileri çabucak edindik. Biyoloji derslerinde öğrenemediğimiz virüsleri, bakterileri, yayılma yollarını, yaşama ve çoğalma şartlarını bir çırpıda öğrendik…

İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu, ruhu tecrit edilince psikolojisinin bozulacağını, iletişim kurması gerektiğini öğrendik…

Kültürü kaybetmemek, korumak, yeni kültürel bilgilere sahip olmak için okumanın, müzik dinlemenin, film izlemenin, hatta pek rağbet göstermediğimiz opera ve balenin de kıymetli olduğunu anladık…
Teknolojiden azami derecede faydalanmayı, ona bağımlı olmamamız gerektiğini, evde yaşayan diğer aile bireyleri ile yapabileceğimiz bir çok etkinlikle yine hoşça vakit geçirebileceğimizi öğrendik.

Tüm bu olumlu kazanımlar için Corona mı gerekliydi bize?

Ellerimizi yıkamayı öğrenmek için ucunda virüs salgını mı olması gerekiyormuş?
Sevdiklerimizle vakit geçirmek için?..
Daha çok kitap okumak için?
Gidemediğimiz yerleri 3 boyutlu görünümlerinden mi keşfetmeliymişiz?
İzleyemediğimiz konserleri, filmleri, tiyatro oyunlarını?..
Çevrimiçi dersler ve kurslarla mıyeni bilgiler ve beceriler edinmeliymişiz?
Dışarı çıkamayınca tüm dünyaya odamızı mı açmalıymışız?
Ceza evlerindekileri tam da karantina döneminde mi dışarı salıvermeliymişiz?
Özgürlük neymiş?
Sokağa çıkma yasağı gelmesini biz mi istemeliymişiz?
Marketleri yağmalarcasına alışveriş yapmamalı mıymışız?
Sadece temel ihtiyaçlarımızı mı gidermeliymişiz?
5 liralık kolonya 100 liraya satılmamalı mıymış?
Bir maske bulabilmek için bir servet mi ödemeliymişiz?
Hijyen çok mu önemliymiş? Kirlenmek güzel değil miymiş?
Sağlık çalışanları bizler için fedakarlık mı ediyormuş?
Öğretmenler okula gitmese de telefonla ders mi anlatıyorlarmış çocuklar geri kalmasın diye?

Evet dostum, evet... Artık her şey yoluna girse de sen
#EvdeKal #HayatEveSığar #StayAtHome #StayHome #StayHomeSaveLives #SosyalMesafe #Sosyalİzolasyon






The Good Place (İyi Yer)



Öldükten sonra başımıza ne geleceğini kim bilebilir?

Din öğretilerine göre iyilik bu dünyada insanoğlunun temel görevidir. Bu göreve karşı sorumluklarını yerine getirenler cennetle müjdelenirken; sorumsuzca davrananlar, görevi ihmal edenler ya da emre itaatsizlik edenler de cehennemde yanacaklarına dair uyarılırlar. Kimse cehenneme gitmek istemediğine göre de hem iyiler hem de kötüler illa ki cennete gitmek ister.  

Eleanor Shellstrop da öldükten sonra kendini bir bekleme salonunda uyanırken bulur. Karşısında duran Michael ona öldüğünü ve az önce “öteki tarafta” yeniden uyandığını ve “İyi Yer”e gideceğini söyler.

İyi Yer Nasıl Bir Yer?

Tüm kutsal, dini mitlerde duyduğumuz ve bildiğimiz, her istediğinizin size sunulduğu yerdir İyi Yer. Bu konuda kimse bir hayal kırıklığı yaşamıyor dizide. Ya da yaşamamalı…

Cennet deyince hepimiz cinsiyetimize göre ya Huri ya da Nuri beklentisine gireceğiz. Öyleyse İyi Yer de bu taahhüdü karşılamalı. Fakat, İyi Yer size fantezilerinizdeki Huri’yi veya Nuri’yi değil, Dünya üzerinde geçirdiğiniz süredeki davranışlarınızın bir muhasebesi sonucunda sahip olduğunuz net puana göre veri tabanından ruh eşi eşleştirmesi yapıyor. İyi Yer’de herkes ruh eşi ile sonsuza kadar yaşıyor. Hem de hayalindeki evde… Hem de başka hiçbir eksiği olmadan, arzuları da anında karşılanarak… İyi Yer’de bu şartlarda yaşayan 322 kişi var…

Zurnanın Zırt Dediği Yer…

Sorun nerede peki? Sorun Eleanor’un buraya yanlışlıkla gelmiş olması. Bu nedenle herkesten farklı olarak onun bir ruh eşi yoktur. Eleanor buradaki yaşantısında burada yanlışlıkla bulunduğu gerçeğini herkesten saklamaya çalıştıkça orayı bir cehenneme çevirdiğini fark eder. Ve sorgulamaya, düşünmeye başladıkça bunun altında başka şeyler olduğunu öğrenir.

Diziyi izlemeyenler için çok fazla spoiler vermemek adına konuyu burada kestirip atıyorum ama şunu söyleyerek meramıma geçeceğim: Eleanor’a İyi Yer’de gerçekten iyi bir insan olmasına yardım etmek için gönüllü olan ve tam bir dürüstlük timsali olan Chidi adında bir Ahlak Felsefesi Profesörü vardır…


Etik Bakış Açısı

Chidi’nin temsil ettiği Etik Bakış Açısı ile dizi izleyicileri tüm yaşamları boyunca davranışlarının etik olup olmadığını düşünmeye sevk ediyor.

Dizinin yaratıcısı Michael Schur, inanışlar ve çeşitli inanç gruplarını araştırdıktan sonra diziye bir takım dini elementler de ekleme niyetindeymiş ancak bu niyetinden vazgeçip, tüm inanışları ve din dışı öğeleri içeren bir konsept oluşturmaya karar vermiş. “Araştırma yapmayı bıraktım; çünkü fark ettim ki, bu etik davranışların türleriyle ilgili, dini kurtuluşla ilgili değil. Bu şov herhangi bir taraf tutmuyor, dizideki insanlar her ülke ve dinden insanlardan oluşuyor.” diyen Schur dizinin geçtiği yer olan San Marino, California’nın, farklı kültürleri içeren bir yer olduğunu ve farklı geçmişlere sahip olan insanların hangi dine mensup olduklarına  aldırmadan birbirleri ile yaşadığını da belirtmiş.

Bu ayrımcı ve ötekileştirici düşüncelerden arındığında, etik değerlere göre yaşadığında, insanların iyilikten başka seçeneklerinin kalmadığını ispatlayan dizinin en önemli özelliği cennet veya cehennem fark etmeksizin tüm karakterleri, olayları bir mizahi unsura dönüştürme başarısı.

Çok nitelikli esprilerle süslenmiş dizinin her bölümü maksimum 23 dakika ve izlemesi öyle keyifli ki, insan kendini üst üste 3 bölümle 1 saatlik bir keyiften alıkoyamıyor.

Diziyi izledikten sonra da benim şahsi çıkarımım dürüst ve vicdanlı, erdemli ve etik kurallara uyarak yaşamanın zaten bu dünyayı cennete dönüştürecek olması. Bir başka cennet beklentisine girmeden yaşadığımız yeri cennet yapabilmenin bizim elimizde olduğunu göstermesi. Bununla beraber bir an bile etik dışı bir davranışta bulunmanın birbiriyle bağlantılı kötü sonuçlar doğuracağını fark ettirmesi.

Sizlere hiçbir şekilde şiddete başvurmadan tavsiye ederim. Bu zor günlerde bir alternatife olur belki…

20 Mart 2020 Cuma

Uzaktan Eğitim Başarıya Ne Kadar Yakın Olur?



Dünya çapında global bir virüs salgını (Covid-19) ile 850 milyon öğrencinin okulunun kapanmasının ardından uzaktan eğitimin bir önlem paketi içerisinde bir çok ülkede olduğu gibi eş zamanlı olarak ülkemizde de hayata geçirilmesi, bunu sağlayabilecek altyapıya sahip olmamızın gururunun yanında bu konuda bir takım endişeleri de gündeme getiriyor. Ya da bana göre “mutlaka” getirmeli. Bu endişelerin yanında şu an sahip olduğumuz avantaja dair de farkındalık yaratmak isterim.

Gelin bir şeyleri yargılamadan durumu ortaya koyarak ilerleyelim:

Eğitim sistemimizle ilgili tartışmalar bitmeden, henüz sistemimizin asıl başarısızlık nedeni ortaya konamamış, tüm paydaşlar tarafından tartışılıp içselleştirilmemiş ve sorumluluklar paylaştırılmamış iken,

İnsanımızda “eğitim şart” diye bir geyik muhabbetiden öteye gidemeyen “sorumluluk” anlayışı yerleşmemişken, eğitim bir ihtiyaç olarak hissedilmiyor ve çalışma hayatında liyakate değer verilmiyor; üniversite mezunları işsiz kalıyorken,

Okullarda verilen eğitimlerin günlük hayatta ne işe yarayacağı, öğretmeni ve öğrencisi ile tartışılmaya devam ederek bu iki unsur arasında çatışmaya sebep oluyorken,

Öğretmen olarak atananlar arasındaki liyakat ve mesleğe uygunluk ölçümü yerine genel bir sınav ile atamaları yapılmaya devam ediyorken,

Teknolojik gelişmeler derslerin içine olumsuzluk unsurları olarak sirayet ederek öğrencilerin teknolojik bağımlılıkları da eğitimi zorlaştırıyorken,

Geçici bir süreliğine de olsa uzaktan eğitim yolu ile kesintisiz bir eğitim fırsatı yaratılmaya çalışılması ile açıkça gördük ki, Milli Eğitim Bakanlığımız muazzam bir eğitim platformu yaratmış.

EBA’ya geç kaldık ama iyi başladık…

EBA adı ile uzun zamandır bir kenarda duran ve sadece meraklı öğretmen ve öğrencilerin “kurcaladığı” ama çoğu öğretmenin ne işe yaradığından dahi haberdar olmadığı platform, Akademik Destek bölümü ile zaten dershaneler ve özel kurslara alternatif olma yolunda oldukça iyi ilerliyordu ki, bu işlevini tam olarak kavratamadığımız bir anda daha genel kullanım için organize edildi.

EBA üzerinden verilecek eğitimden ziyade onun kesintisiz bir eğitim kaynağı olduğunun altını çizmek gerekir. Olağanüstü iyi bir yatırım. İçeriklere günün her saatinde ulaşılabildiği görsel, işitsel ve yazılı bir kütüphane.

Akademik Destek bölümünde öğrenciler için bir eğitim koçu görevi yapacak bir yapay zekâ var ki, bundan daha iyisini tahmin edemezdim. Her öğrenci için kişiye özel program oluşturup takibini yapan bu sistem, yoksul öğrenciler için dershanelere parayı gömmenin sağlam bir alternatifi.

Bunun dışındaki alanda ise daha önceki özelliklerine yine sahip olan EBA, bir kaynak havuzu olmasının yanı sıra, hem okullar için çevrimiçi bir sosyal ağ, hem de bu ağ üzerindeki öğretmen ve öğrencilerin etkinliklerini, performaslarını değerlendirmek için bir araç.

Ayrıca son zamanlara oldukça popüler hale gelen web 2.0 araçlarının birçoğunun tekil özelliğini yapı itibariyle de içeriğinde barındıran EBA ile pek çok işlev başka araçlara ihtiyaç duyulmadan yerine getirilebilir. Tüm bunlara dair örnekler sıralamaktansa yaklaşım sunmayı daha doğru buluyorum. Bu nedenle daha fazla uzatmıyorum.

Normalde olması gereken Flipped Classroom denen ve ters yüz edilmiş eğitim/sınıf anlamına gelen bir yöntemle öğrencinin evde bilgiye ulaşmasını sağlamaktır. EBA ile veya başka multimedya kaynaklarla bilgiyi edinmiş olan öğrencinin okulda öğretmenlerin rehberliğinde o bilgiyi yaşamsal deneyimlere dönüştürmesi için yapılan aktivitelere katılarak bir yandan öğrendiğini pekiştirip içselleştirmesi bir yandan da sosyalleşmesidir.

Belki bu şekilde doğru kullanırsak ve uzaktan eğitimi bilgiye ulaşma anlamındaki işlevi ile özümsersek, okulları da çocukların doya doya sosyalleşerek keyifle gelip gittikleri alanlar haline getirebilir ve sıkıcı olmaktan kurtarabiliriz. Yoksa sadece bilgi yüklemesi için bir araç gibi algılandığında bir süre sonra uzaktan eğitim de sıkıcı gelecek, üstelik okula devam etme isteğinin azalmasına sebep olacaktır. Eğer şu anki ilgiyi doğru kanalize edebilirsek;

İşte o zaman uzaktan eğitimin başarıya katkısı oldukça yakın olur.

19 Mart 2020 Perşembe

Ne Kadar Hızlı Okuyabilirsiniz?


Yapılan bazı egzersizlerle hızlı okuma alışkanlığı kazanmanın mümkün olduğu herkesçe malumdur. 

Bir takım insanların ortalama değeri dakikada 200-300 kelime olan okuma hızlarını dakikada 600 veya 900 kelimeye çıkardıklarını da çoğumuz duymuşuzdur. 

Ben de yıllar önce Beyaz Show’a katılan Nihal Cesur adlı genç kızın 2 dakika 54 saniyede 300 sayfalık kitabı okuduğunu duydum, bunu üç aylık bir eğitim aldıktan sonra bir yıl daha kendi kendine çalışmasının sonucu olduğunu ifade ediyordu. Eğitmeninin adını da veriyordu ve kamera eğitmeni gösteriyordu. 

İstanbul’a gelir gelmez bu adamı bulmalıydım. Ben de o eğitimi almalıydım ve Nihal Cesur kadar büyük bir iddiam olmasa da onun üçte birine, hatta beşte birine razıydım. Yani dakikada ortalama 100 sayfa yerine dakikada on sayfa da okumak benim için büyük bir kazanç olurdu. 

Uzun araştırmalardan sonra eğitmeni, eğitim merkezini buldum. Ekonomik sebeplerle bu eğitimi istediğim yerden alamadım. Ancak hiçbir zaman vazgeçmedim ve internet gibi geniş bir mecrada buna dair pek çok kaynağa, materyale, yönteme ve bilgiye ulaştım. 

Ulaştığım en önemli bilgileri de derleyerek bu yazı aracılığıyla sizlerle paylaşmak istedim. 

Önce Okumayı Tanımlayalım 

Okuma, yazılı iletişimleri duyu organları yoluyla algılayarak, algılananı, anlamlandırma ve yorumlama amacı ile zihnin duyu organları ile ortaklaşa yaptığı bir etkinliktir. Okuma, yazılı bir metindeki sözcükleri tanımak, bunları anlamaktır. Görme, sonra anımsama, daha sonra da anlama gibi aşamaları olan girişik bir eylemdir. 

Hızlı okuma kursları ya da sistemleri de bizlere fotoğrafik hafıza yöntemi ile okuma becerisini geliştirmemiz gerektiğini, bunun okuma hızımızı artıracağını örneklerle kanıtlamaya çalışıyor. 

Fotoğrafik Hafıza Yöntemi ile Okuma 

Her sözcüğün zihnimizde bir karşılığı vardır. Bu yüzden görsel hafızaya fotografik hafıza da denir. Görsel hafıza, herhangi bir bilgiyi kelimelerle ifade edilebilecek şekilde belleğe kaydetme ve gerektiğinde geri çağırma becerisidir. 

Türkiye Hafıza Şampiyonlarından ve Hızlı Okuma Derneği Eşbaşkanı Soner Polat da bir makalesinde Fotoğrafik Hafızayı tanımlıyor ama Fotoğrafik Okuma diye bir şeyin mümkün olmadığını ifade ediyor. 

Çoğu İddia Aslında Yalan! 

Bazı hızlı okuma iddiaları hemen kenara itilebilir. Bir kitabı bir telefon rehberinden birinin numarasını çevirebildiğiniz kadar hızlı okuyabileceğiniz iddiaları anatomik ve nörolojik açılardan tamamen imkansızdır. 

Öncelikle yüksek okuma hızları ile ilgili iddiaların yanıltıcı olduklarını ortaya koymak için anatomik nedenlerimiz var: 

Okumak için, göz metnin bir kısmında durmalıdır, buna fiksasyon denir. Daha sonra, bir sonraki sabitleme noktasına hızlı bir hareket yapmalıdır, buna sakcade denir. Son olarak, birkaç puan atladıktan sonra, beyin tüm bu bilgileri bir araya getirmeli, böylece az önce gördüklerinizi anlayabilirsiniz. 

Göz hareketi uzmanı Keith Rayner, dakikada 500 kelimenin ötesine geçmenin bile mümkün olmadığını savunuyor çünkü gözünüzü hareket ettirme, düzeltme ve görsel bilgileri işlemenin mekanik süreci bundan daha hızlı gidemez. 

Ama Yine De Hızlı Okuyabilir Miyiz? 

Bu sorunun cevabı yukarıda da anlatılanların ışığında: EVET. Belki iddia edilen kelime sayılarında ve hızlarda okumak imkansızdır ama okuma hızımızı dile getirilen yöntemlerle birkaç kat artırmak elbette mümkündür. İmkansız olarak değerlendirilen şeyden de “tam anlama yapılan okumalar” kastedilmektedir. Yani o hızlara ulaşılsa bile okuduğumuzu tam olarak anlamamız mümkün değildir. Mümkün olan anlama hızları idda edilenlere göre çok daha yavaştır. 

Hızlı Okuma İpuçları 

1-Okumadan Önce Gözden Geçirin 

Beynimiz fotoğrafik kameramızı metnin tamamını okuyamayacak kadar hızlı örter. Gözden geçirmenin bu kadar etkili yardım etmesinin en temel nedeni, bir belgenin haritasını çıkarmanıza izin vermesidir. Bir makalenin veya kitabın nasıl yapılandırıldığını bilmek, önemli olduğunu düşündüğünüz şeylere daha fazla dikkat etmenizi sağlar. Bunun yerine, bilginin bölümlerini seçerek alırsınız. 

2-Hızınızı Artırmak İçin Akıcılığınızı Geliştirin 

Akıcılığı geliştirmenin en iyi yolu daha fazla okumaktır. Belirli bir metin türünden daha fazlasını okursanız, yeni kelimeleri daha hızlı öğrenir ve daha iyi okursunuz. 

3-Okumadan Önce Ne İstediğinizi Bilin 

Bir başka tavsiye de okumadan önce bir metinden ne çıkarmaya çalıştığınızı bilmektir. Okumaya başlamadan önce bunu düşünmek, ilgili kelimeleri ve cümleleri gördüğünüzde dikkat etmenizi sağlar 

4-Akılda Tutmayı Geliştirmek İçin Daha Derin İşleme Görevi 

Bazen hızlı okumuş olmaktansa tam olarak anlamış olmayı tercih ederiz. Ancak tam anlaşılmış bir bilgi uzun vadede akılda kalıcı olabilir. Bu nedenle okuduğunuz bölümleri bir sorunun cevabıymış gibi bir çıkarımda bulunarak okuyunuz.

18 Mart 2020 Çarşamba

Storytelling (Hikaye Anlatıcılığı)

“Hikâyeler projektörlere ve sahne ışıklarına benzer; sahnenin bir bölümünü aydınlatırken, geri kalanını karanlıkta bırakırlar. Bütün sahneyi eşit ölçüde aydınlatsalardı hiçbir işe yaramazlardı. Bu ışıkların görevi sahneyi seyircinin görsel ve entelektüel alımlamasına hazır hale getirmek; algılanabilir, özümsemeye açık, anlamsız leke anarşisinin engellemediği bir resim yaratmaktır.”

Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları

Yeni bir ifade ve anlatım sanatı olarak literatüre yerleşen Storytelling (hikâye anlatıcılığı), bizdeki meddahlık geleneğine çok benzeyen bir biçimde kelimelerle, görsellerle, imgelerle birlikte doğaçlama süslemeler katarak olayları anlatma sanatıdır.



Sunulan-anlatılan şey ister bir ürün olsun isterse bir deneyim veya bilgi olsun… Önemli olan sunulanın karşıdaki “alıcı/alımlayıcı” üzerinde oluşturduğu duygulardır. Hikayeler ikna eder, özdeşim kurdurur, telkinlerde bulunur…

Pek çok öncü şirket hikaye anlatıcılığı ve hikayeleştirmenin gücünü arkasına almak istiyor. Hatta Microsoft, IBM, Nike gibi birçok sektör devi şirkette, artık “Chief Storytelling Officer” ya da “Chief Storyteller” diye bir pozisyon var. Yani “Baş Hikaye Anlatıcısı”

İş dünyasında pek çok sektörde olduğu gibi artık eğitim sektöründe de “storytelling”in önemini daha çok fark ediyor ve dile getiriyoruz.


Ünlü İngiliz Yazar ve İletişim Uzmanı David JP Phillips, Hikaye Anlatımının Büyülü Bilimi adlı sunumunda “Melekler Kokteyli” dediği üç hormon olan “Dopamin, Oksitosin ve Endorfin”in salınımına bağlıyor bütün meseleyi.


“Hikayeler bu üç hormonun salgılanmasına yarar (Dopamin, Oksitosin ve Endorfin)
…ve Phillips bu salgılanmaların yarattığı etkileri açıklar:

Dopamin: Odaklanma-dikkat-konsantrasyon, motivasyon ve hafıza-zihin işlevlerini (yaratıcılığı) artırır ve size sunulanı alımlama, algılama ve ihtiyaç olduğuna kannat getirmeye yardımcı olur. Bunu harekete geçirmek için hikayelerdeki belirsizlik, merak uyandırma etkenleri kullanılır.

Oksitosin: Seyirciler, dinleyiciler ve yaşadıkları karakterler arasında empatik bağlantılar kurarak hikayelere hayat verir. Beynimizin koklamak veya sallamak için kullandığımız aynı bölümleri de bu deneyimleri tanımlamak için kullandığımız kelimeleri anlamamıza yardımcı olur. Bu mekanizmalar farklı olsa da, her ikisi de hikayelerin ifade gücüne katkıda bulunur. Oksitosin, seyirciyi veya dinleyiciyi daha cömert yapar, karşıdakine güven duymasını sağlar. Empati kurmanızı sağlar. Şefkat yaratır.

Endorfin: Yaratıcılığı artırır, rahat hissettirir, yeniden odaklanmaya yardımcı olur.

Bu hormonların salgılanmasını sağlarken de Kortizol ve Adrenalin salgısını sınırlamaya yarayan Storytelling yöntemi ile Bauman’ın alıntıladığım ifadesini ispat etmiş olur Philips. Kortizol ve Adrenalin’in yüksek miktarda salgılanması ise hoşgörüsüzlük, asabiyet, yaratıcılık eksikliği, utanç, zayıf hafıza ve kötü kararlar meydana getirir.


Storytelling’in tam olarak bir metodu olmadığ gibi bu konuda popüler yaklaşımlar mevcuttur. En popüler yaklaşımlardan biri olan “Pixar'ın Hikaye Anlatma Kuralları” ilk olarak Pixar'ın Storyboard Sanatçısı Emma Coats tarafından stüdyonun 25’inci yıl dönümünü kutladığı 2011 yılında “Hikaye Anlatıcılığının 22 Temel Kuralı”nı Twitter üzerinden paylaşması ile gündeme geldi.

Bu kurallar ve sunduğu engin bilgiler yalnızca Pixar hikayeleri için geçerli değil; bu 22 kural, senaryo yazımı başta olmak üzere bilinen her türlü kurgu yazarlığında kullanılabilirdi.

İşte Pixar’dan Hikaye Anlatıcılığının 22 Temel Kuralı:

  1. Bir karakterin sevilmesinin nedeni, başarılarından çok denemekten vazgeçmemesidir.
  2. Yazar olarak hoşunuza giden hikayeyi değil, seyirci olsanız ilginizi çekecek hikayeyi anlatmayı deneyin. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır bazen.
  3. Belli bir tema üzerine yazmak önemli olsa da, hikaye sona ermeden o temayı bulmak mümkün olmayabilir.  Sona erince mi? Elbette tekrar yazmanız gerekir.
  4. Bir zamanlar _____ vardı. Her gün, _______ yapardı. Bir gün _______ oldu. Bu yüzden _______. Ve yine bu yüzden, ________. Ve sonunda ________.
  5. Basitleştirin. Odaklanın. Karakterleri birleştirin. Yol ayrımlarını atlayın. Kıymetli eserinizi kaybettiğinizi düşüneceksiniz ama bu manevralar sizi özgür kılacak.
  6. Karakteriniz hangi konularda başarılı? Kendini en rahat hissettiği yer neresi? Tam ters köşeye yatırın. Nasıl başa çıkacağını görün.
  7. Hikayenin ortalarına gelmeden sonunu yazın. Gerçekten; sonlar hep zordur, o yüzden sonu baştan bulmak işinizi kolaylaştırır.
  8. Hikayenizi bitirin. Mükemmel olmasa bile… İdeal bir dünyada hikayeler hep mükemmel şekilde sonlanır, ama bu dünyada değil. Bırakın, boşverin, bir dahaki sefere daha iyisini yazın.
  9. Takıldığınız, ilerleyemediğiniz zaman, hikayede GERÇEKLEŞMEYECEK olan olayları listeleyin. Birçok kez, bu listedeki maddelerden biri sizi tıkanmadan kurtaracaktır.
  10. Sevdiğiniz hikayeleri bir kenara ayırın. Bu hikayeleri sevmenizin sebebi, içlerinde kendinizden bir parça bulmanızdır; hikayeleri kullanmadan önce o parçayı bulmanız gerekir.
  11. Yazmaya başlamak aynı zamanda düzeltmeye başlamaktır. Kafanızdaki mükemmel fikir kağıda dökülmeden kalırsa, onu kimseyle paylaşamazsınız.
  12. Aklınıza gelen ilk fikri eleyin. İkinciyi de, üçüncüyü de, keza dördüncü ve beşinciyi de… Sıradan ve herkesin aklına gelebilecek olanı önünüzden kaldırın. Kendinizi şaşırtın.
  13. Karakterlerinizin fikirleri olsun. Pasif, yumuşak başlı karakterler yazarken size kolaylık sağlar ama okuyanı fena zehirler.
  14. Neden BU hikayeyi anlatmak istediğinizi bilin. İçinizde, başka hikayeleri değil de ille bunu yazmanızı isteyen yanınız hangisi? Sebeplerin kökenine inin.
  15. Eğer yazdığınız karakter siz olsaydınız, böyle bir durumda nasıl davranırdınız? Dürüstlük ve samimiyet inanılması güç durumları inanılır hale getirir.
  16. Riskler neler? Okurun karakterle kendini özdeşleştirebileceği alanlar yaratın. Karakteriniz başarısız olduğunda nasıl davranır, denemeye ne dersiniz?
  17. Hiçbir çalışma boşa değildir. Eğer şu an işe yaramayan bir şeyler yazdıysanız, bırakın, başka bir yönde ilerleyin. Bir süre sonra geri dönüp baktığınızda işinize yarayabilir.
  18. Kendinizi tanıyın: Yapabileceğinizin en iyisiyle “öylesine” yaptığınız arasındaki farkı bilin. Hikaye denemek üzerinedir, vasatı parlatmak üzerine değil.
  19. Karakterlerin başını belaya sokacak tesadüfler harikadır; onları beladan kurtaracak tesadüfler ise hileden başka bir şey değil.
  20. Alıştırma: Sevmediğiniz bir filmin yapı taşlarını sökün. SEVECEĞİNİZ bir film yaratmak adına onları nasıl dizerdiniz?
  21. Hikayedeki durum veya karakterlerle özdeşleşmeniz gerekir, “öylesine” yazamazsınız. “Öylesine” yazmanıza neden olan NE ise onu bulun.
  22. Hikayenizin özünü çıkartın. En ekonomik, en kısa şekilde nasıl anlatabiliyorsanız, oradan yola çıkın ve geliştirin.

16 Mart 2020 Pazartesi

Matematiksel Model ile Diyabete Çözüm...


ÇEVİRİ: Nurullah KAYA, 16 Mart 2020, İstanbul

Matematiksel model, diyabet için daha iyi bir tedaviye öncülük edebilir.

Yeni bir model, insanlarda ve hayvanlarda hangi tür glikoza duyarlı insülinin işe yarayacağını tahmin edebilir.

MIT araştırmacıları tarafından geliştirilen yeni bir glikoza duyarlı insülin modeli, diyabet için daha iyi tedaviye öncülük edebilir ve düzenli manuel glikoz seviyesi testi ihtiyacını ortadan kaldırabilir.

Şeker hastalığını tedavi etmek için umut vaat eden yeni bir strateji, hastalara kan dolaşımında dolaşan ve artan kan şekeri seviyeleriyle aktive edilene kadar uykuda kalan bir insülin vermek.

Bu glikoza duyarlı insülinlerin (GRI) insanlar için kullanıma elverişliliğini görebilmek için klinik araştırma aşamasına giren tek aday da insanlarda etkinlik gösteremediğinden onaylanmamıştır.

MIT'de Kimya Mühendisliği Karbon P. Dubbs Profesörü Michael Strano: “İnsanlarda başarısız olacak ancak hayvanlarda başarı gösterecek olan GRI'ler var ve modellerimiz bunu tahmin edebilir” diyor. “Teorik olarak, diyabet araştırmacılarının tipik olarak kullandığı hayvan sistemi için, sonuçların insanlara nasıl tercüme edileceğini hemen tahmin edebiliriz.”

Strano, bugün Diyabet dergisinde yayınlanan çalışmanın kıdemli yazarıdır. MIT yüksek lisans öğrencisi Jing Fan Yang makalenin baş yazarıdır. Diğer MIT yazarları, doktora sonrası Xun Gong ve yüksek lisans öğrencisi Naveed Bakh’tır. Indiana Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde biyokimya ve moleküler biyoloji profesörü Michael Weiss ve Case Western Reserve Üniversitesi'nden Faramarz Ismail-Beigi, Kelley Carr, Nelson Phillips de makalenin yazarları arasında.

Optimal Tasarım

Diyabetli hastalar genellikle gün boyunca kan şekerini ölçmek ve kan şekeri çok yükseldiğinde insülin enjekte etmek zorundadırlar. Potansiyel bir alternatif olarak, birçok diyabet araştırmacısı, günde sadece bir kez enjekte edilebilen ve kan şekeri seviyeleri yükseldiğinde harekete geçecek olan glikoza duyarlı insülin geliştirmek için çalışıyor.

Bilim adamları bu ilaçları tasarlamak için çeşitli stratejiler kullandılar. Örneğin, insülin, glikoz mevcut olduğunda çözünen ve ilacı salan bir polimer parçacığı tarafından taşınabilir. Veya insülin, glikoza bağlanabilen ve insülin aktivasyonunu tetikleyebilen moleküller ile modifiye edilebilir. Bu yazıda, MIT ekibi, pBA adı verilen ve glikoza bağlanabilen ve insülini aktive edebilen moleküller ile kaplı bir GRI'ya odaklandı.

Yeni çalışma, Strano’nun laboratuvarının ilk kez 2017 yılında geliştirdiği bir matematiksel model üzerine inşa edilmiştir. Model, aslında kan damarları, kas ve yağ dokusu gibi insan vücudunun farklı bölmelerinde glikoz ve insülinin nasıl davrandığını açıklayan bir denklemler dizisidir. Bu model, glikoza ne kadar sıkı bağlandığı ve insülinin ne kadar hızlı aktive olduğu gibi kimyasal özelliklere dayanarak, belirli bir GRI'nın vücudun farklı bölgelerindeki kan şekerini nasıl etkileyeceğini tahmin edebilir.

Strano, “Herhangi bir glikoza duyarlı insülin için matematiksel denklemlere dönüştürebilir ve bunu modelimize ekleyebilir ve insanlarda nasıl performans göstereceği konusunda çok net tahminler yapabiliriz” diyor.

Bu model GRI'lerin geliştirilmesinde yararlı bir rehberlik sunmasına rağmen, araştırmacılar, hayvanlardaki testlerden elde edilen veriler üzerinde de çalışabilirse çok daha yararlı olacağını fark ettiler. Modeli, endokrin ve metabolik yanıtları insanlardan çok farklı olan kemirgenlerin GRI'lere nasıl tepki vereceğini tahmin edebilecek şekilde uyarlamaya karar verdiler.

“Kemirgenlerde çok fazla deneysel çalışma yapıldı, ancak kemirgenlerin kullanımında çok fazla kusur olduğu biliniyor. Bazıları şimdi oldukça akıllıca bu duruma '[klinik] çeviride kaybolmuş' olarak atıfta bulunuyor ”diyor Yang.

“Bu makale, insan endokrin sistemi modelimizi aldık ve onu bir hayvan modeline bağladığımız için öncülük ediyor” diye ekliyor Strano.

Bunu başarmak için araştırmacılar, insanlar ve kemirgenler arasındaki glikoz ve insülini nasıl işledikleri konusunda en önemli farklılıkları belirlediler ve bu da modeli kemirgenlerden verileri yorumlayacak şekilde uyarlamalarını sağladı.

Araştırmacılar, modelin bu iki varyantını kullanarak, PBA ile modifiye edilmiş GRI'nin insanlar ve kemirgenlerde iyi çalışması için gereken GRI özelliklerini tahmin edebildiler. Olası GRI'lerin yaklaşık yüzde 13'ünün hem kemirgenlerde hem de insanlarda iyi çalışacağını, yüzde 14'ünün insanlarda çalışacağını, ama kemirgenlerde çalışmayacağını, yüzde 12'sinin kemirgenlerde çalışacağını, insanlarda işe yaramayacağını buldular.

Gong, “Modelimizi potansiyel aday yelpazesindeki her noktayı test etmek için kullandık” diyor. “Optimal bir tasarım var ve bu optimal tasarımın insanlar ve kemirgenler arasında örtüştüğü yeri bulduk.”

Arıza analiz ediliyor

Bu model, diğer GRI tiplerinin davranışlarını tahmin etmek için de uyarlanabilir. Bunu göstermek için, araştırmacılar Merck'in 2014'ten 2016'ya kadar test ettiği ve sonuçta hastalarda başarılı olmayan glikoza duyarlı bir insülinin kimyasal özelliklerini temsil eden denklemler yarattılar. Şimdi, modellerinin ilacın başarısızlığını tahmin edip etmeyeceğini test etmeyi planlıyorlar.

“Bu deneme pek çok umut verici hayvan verisine dayanıyordu, ancak insanlara ulaştığında başarısız oldu. Soru, bu hatanın önlenip önlenemeyeceğidir ”diyor Strano. “Bunu zaten matematiksel bir temsile dönüştürdük ve şimdi aracımız neden başarısız olduğunu anlamaya çalışabilir.”

Strano’nun laboratuvarı, modelin sonuçlarına göre yeni GRI'ları tasarlamak ve test etmek için Weiss ile işbirliği yapıyor. İlaç geliştirme aşamasında bu tür bir modelleme yapmak, önerilen bir GRI'nın birçok olası varyantını test etmek için gereken hayvan deneylerinin sayısını azaltmaya yardımcı olabilir.

Araştırmacıların onu kullanmak isteyen herkese sunduğu bu tür bir model, bir hastanın vücudundaki koşullara yanıt vermek için tasarlanmış diğer ilaçlara da uygulanabilir.

Strano, “Bir gün, vücuda girecek ve potansiyel olarak gerçek zamanlı hasta cevabına dayanarak güçlerini modüle edecek yeni tür ilaçlar düşünebilirsiniz” diyor. “GRI'leri işe alırsak, bu, bir ilacın verildiği ve kolesterol veya fibrinojen seviyeleri gibi bazı terapötik son noktalara yanıt olarak gücünün sürekli olarak modüle edildiği farmasötik endüstrisi için bir model olabilir.”

Araştırma JDRF tarafından finanse edildi.

Anne Trafton | MIT Haber Merkezi, Mart 9, 2020

12 Mart 2020 Perşembe

Koçluk Kavramı

İnsanların farklı bireyler olmasından kaynaklı olarak her insanın biricikliğini esas alan ve kendine has öğrenme yolları ile farklı öğrenme süreçleri yaşadığı kabulü üzerinde gelişen bir takım iş birliği süreçlerine koçluk diyoruz.

Bunu tarihsel süreç içerisinde bireyleri bulundukları durumdan veya konumdan hedefledikleri duruma veya konuma taşıyan bir araçtan ismini alan Fransızca orijinli bir sözcük olan "Coach" sözcüğüne felsefi anlamda dayandırabiliriz. Böylece koçluğun felsefesini keşfetmiş olurken, koçluk hizmeti verdiğimiz kişide (danışan) yaşam kalitesinin artırılmasını sağlama ve performansının geliştirilmesine katkı anlamında humanistik felsefe ve pozitif psikoloji uygulayarak güvenli bir çevre ve eğitim stratejisi yolu ile onu bir yerden bir yere taşımış oluruz.

Bireyin öğrenme ihtiyacının içeriğine bağlı olarak eğitim koçluğu, spor koçluğu, sınav koçluğu, takım (kurumsal) koçluğu, çift veya aile koçluğu ve yaşam koçluğu gibi alanlarda son zamanlarda sıkça duyduğumuz koçluk kavramı, bireysel özelliklerin farkında olmak ve bu özelliklerden olumlu olanları geliştirirken, olumsuzlukları gidermek üzerine eğilmiş bir yol arkadaşlığı şeklinde yürütülmektedir.

Burada koçluk, birlikte yol arkadaşlığı yapılan kişiye onunla ilgili doğru sorular sorarak kendini daha iyi tanıması için düşünme, yorumlama ve değerlendirme ortamı yaratmak gibi bir süreci kapsar.

Kısaca SWOT analizi yapılarak başlanabilecek olan koçluk sürecinde güçlü yönlerin pekiştirilmesi, zayıf yönlerin de geliştirilmesi esası uygulanır.

Koç, genel anlamda mentorlük ile karıştırılmaktadır. Mentorlükten farklı olarak koç, birlikte çalıştığı danışanlarına (koçluk hizmeti verdiği kişilere) yol göstermez, kendisine uygun olan yolu bulması için rehberlik eder. 

Koç, bireyin potansiyelini açığa çıkarabilen, yeteneklerinin ve becerilerinin farkına vardıran kişi olarak "ona balık vermek yerine balık tutmayı öğretendir." Koç, bireyin yetenek, beceri, potansiyel ve dezavantajlarına göre yol belirlemesine yardımcı olur.

Birlikte çalıştığı yol arkadaşının kişilik analizini yapar, onun kendine has olan öğrenme yöntemini belirler, başarısını engelleyen unsurları ortaya çıkarıp görünür olmasını sağlar. Kendini tanıyan bireyin bu bireysel özellikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda kapasitesini de göz önünde bulundurarak öncelikle kapasite geliştirme ve daha sonra da bireysel ihtiyacına uygun çalışma programı ile hedefine ulaşmada motivasyon sağlar.

Bazı kaynaklarda da Zihinsel Hazırlık Ve Karşılama Aşaması, Senas Çerçeveleme, Uyum Yakalama, Empatik Dinleme, Hedef Belirleme, Güçlü Gözlemler, Geri Bildirim, Güçlü Sorular, Yapılandırma, Güçlü Ricalar, Kişiyi Geliştirme, Tahhüt Alma ve Takip başlıkları ile belirlenen koçluk yaklaşımı temelde her tür koçluk ihityacında uygulanabilir.

Bu bağlamda analiz süreci ile başlayıp birlikte çalışma ile devam eden ve hipotez kurma aşamasından sonra geri bildirim aşamalarından geçilen ve deneme(sınama) süreci ile tamamlandıktan sonra tekrar analiz süreci ile meydana gelen bir döngü denebilir koçluk için.

Bu döngünün aksamaması ve hedefe daha sağlam ve etkin biçimde kısa sürede ulaşılabilmesi için koçların sahip olması gereken bazı nitelikler vardır: "Etkin bir koçluk için aktif dinleme, sesli ve sessiz iletişim becerilerini kullanma, hipotez kurdurtma, geribildirim alma, farkındalığı ortaya çıkarma, SWOT analizi yaptırarak değişim için engelleri değerlendirmesine yardımcı olma, kişinin kendi hedeflerini belirlemesini sağlama, destekleme, motivasyonunu arttırma, koçluk alan kişinin verdiği kararlarda sorumluluk almasını sağlamadır"(1) (2)

Girişte telaffuz edilen Eğitim Koçluğu, Yaşam Koçluğu, Takım Koçluğu gibi alanların hepsinde aslında temel felsefe danışanı veya danışanları bulundukları yerden hedefledikleri yere taşıma sürecinde etkin bir dinleme yolu ile doğru sorular sorarak onların kendi potansiyellerinin farkına varmalarını sağlayarak bu anlamda ihtiyaçları olan rehberliği yapıp gerekli motivasyonu sağlamaktır. 

1.Pelz LS. Steps towards the Benchmarking of Coaches' Skills, International Journal of Evidence Based Coaching and Mentoring February 2014;12(1):47-62. 26. 
2.NHS Leadership Centre (2005) Literature review: coaching effectiveness – a summary. 
http://literacy.kent.edu/coaching/information/ Research/NHS_CDWPCoachingEffectiveness.pdf adresinden 3 Şubat 2015 tarihinde ulaşılmıştır

11 Mart 2020 Çarşamba

Dogman

İtalyan yönetmen Matteo Garrone'nin 8. uzun metrajlı filmi. Başrollerinde Marcello Fonte, Adamo Dionisi, Francesco Acquaroli ve Edoardo Pesce yer alıyor.

İlk gösterimini yaptığı Cannes 2018'de İtalya adına yarıştı ve başrol oyuncusu Marcello Fonte'ye en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırdı.

Kendinden oldukça büyük, oldukça güçlü ve vahşi görünen bir köpeği rahatlıkla kontrol ederek tımar edebilen Marcello, bu becerisine karşın sıradan bir hayat yaşıyor gibi görünse de filmin hemen başında sayılabilecek bir zamanda paralel olarak uyuşturucu satıcılığı yaptığını da öğreniyoruz. 

İlginç bir tipten, sorumlulukları ve sorunları olan bir karaktere doğru yol alan Marcello'ya musallat olarak onun kimi zaman masumiyet, kimi zaman zayıflık ve kimi zaman da iyi niyetinden faydalanan Simoncino filmin kötüsü olmakla beraber, kadraja girdiği andan itibaren bizi Marcello gibi sıradan, küçük ve sevimli bir adamı ne kadar zorlayabileceğine dair düşündürmeye başlıyor. 

Simoncino'nun attığı her kazıkla Marcello'nun sabrının, zekasının, gücünün sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini merak ediyoruz. Ancak o naifliği elden bırakmayacağı izlenimini diri tutarak bizi sağlam bir hikayenin sonuna doğru taşıyor.

Öyle bir an geliyor ki, Marcello, ne kadar güçlü ve tehlikeli olursa olsun, filmin ilk sekansında tımar ettiği o kocaman köpekle ilişkisini hatırlatan bir ilişkiyi noktaladığını ve o andan sonra bambaşka biri olacağını gösteren bir şey yapıyor: Simoncino'nun oldukça yüksek bir fiyata aldığı motorsikletini tahrip ediyor. 

Yaptığına karşın yediği dayaktan sonra bizleri bir süre daha yine eski Marcello'ya dönüştüğüne inandırıp işbirliği yapacağını düşündürerek filmin finalinin bizim için bir sürpriz olmasına çabalıyor.

Biz onu ilk baştaki karakterine bürünüp o ilk andaki meselelerine döndü zannederken, o adeta "ben size artık farklı biri olduğumu söylemeye çalışmıştım" diye ilk sahnedeki köpekle kurulan ilişkiyi yeniden gündeme getiriyor.

Bir intikam hikayesini oldukça başarılı bir oyunculukla süslemenin dışında finaldeki bağdaştırma seyirciye bir ders niteliğinde olsa da, işi süsleyeyim derken "abartılı makyajla gülünç duruma düşmüş güzel bir surat" duygusundan öteye gidemiyor.

Marcello'nun, küçücük bedeni ile koca cüsseli bir köpeği ehlileştirmiş olarak, tam Simoncino'nun cesedini yakacakken bir an arkadaşlarına göstererek o ana kadarki tüm aşağılanmışlığını bertaraf ederek "diş göstermek" istemesi yönetmenin iyi bir final aradığını ancak başaramadığını hissettiriyor. Çünkü ortalıkta bir anda hakim olan sessizlik, yalnızlık ve kimsesizlik bize baştan beri izlediklerimizin bir sanrı olabileceğini düşündürüyor.

Bu bakımdan filmin finalini gereksizce makyajlanmış ve boyaya bulanmış bir yüz olarak görüp çirkin bulduğumu söylemek isterim.