27 Eylül 2020 Pazar

Oyunların Eğitime 7 Katkısı

Bir genç 21 yaşına geldiğinde, ortalama 10.000 saat oyun oynamıştır - bu, öğrenim hayatı boyunca okulda geçirdiği süre ile aynıdır ve aynı zamanda Malcolm Gladwell'in ilk olarak 2008 yılında basılan “Outliers” adlı kitabında başarıyı getirdiğini öne sürdüğü iki etkenden biri olan “bir konuda uzmanlaşmak için en az 10.000 saat üzerinde çalışılması gerektiği” şartının da sağlanması anlamına gelir.



Peki çocuklar neden oyunlardan bu kadar keyif alarak bunca zamanını oyun içinde geçiriyor? Aşağıda, çocuklara okul deneyimini daha ilgi çekici hale getirmek için yararlanabileceğimiz, oyunlara entegre edilmiş yedi psikolojik mekanik bulunmaktadır.

1 - Özerklik

Farklı şekillerde hareket etme, keşfetme ve yaratıcı olma özgürlüğü, çocuklara özerklik vererek onları bir oyuna bağımlı hale getiriyor.

Öğrencilere nasıl öğrendikleri ve sorunları çözecekleri konusunda daha fazla denetim vererek, derslere ve ödevlere nasıl yaklaşabilecekleri konusunda daha fazla seçenek sunarak, eğitimlerine yaptıkları yatırımları artırabilir ve bunu onlar için daha kişisel bir hale getirebiliriz.

Böylece çocuklar kontrolün onlarda olduğunu düşündüklerinden öğrenmek için daha motive olurlar.

2 - Yeterlilik

Her oyun, çocukların ustalaşması gereken belirli bir kurallar ve mekaniklere sahiptir. İyi oyunlar zorluk açısından bir denge sağlar; eğer bir meydan okuma çok kolaysa, ilgimizi kaybederiz. Ancak zor ama çok da zor olmayan zorluklar, sebatla başarılı olabileceğimiz fikrini teşvik ederek bizi motive ediyor.

Aynı fikir öğrenmek için de geçerlidir. Öğretmenler, öğrencilerin ilgisini çekecek kadar zor ama ustalaşabileceklerini düşündükleri zorluklar sağlamalıdır. Bu, çocukların aktiviteden bunalmış hissetmelerini önleyerek onları uygulamayı tamamlamak için teşvik eder.

3 - Sosyal ilişkiler

Oyunlar genellikle çocuklara rekabet veya işbirliği yoluyla diğer insanlarla etkileşim kurma şansı verir. Sinirsel aktivite, beyne hem yüz yüze hem de çevrimiçi sosyal ilişkilerin eşit derecede gerçek hissettiğini gösteriyor.

Bu, genel olarak sınıf kültürünün büyük bir parçasıdır. Çocuklar bir anlamda zaten sınıflar içinde “rekabet halindeyken”, onlara birlikte nasıl çalışacaklarını öğretmeye daha fazla odaklanılması gerekiyor. Sosyal olmak, bilgi oluşturmak ve dünya görüşlerimizi genişletmek için çok önemlidir. Kavramlar etrafındaki tartışmalar, öğrencilerin kendi kavramsal modellerini ortaya çıkaran (veya onu yeniden şekillendiren) akranlarına karşı fikirlerini sorgulamalarına olanak tanır. Öğretmenlerin bu sosyal etkileşimleri öğrenme etkinlikleri etrafında beslemesi ve yapılandırması gerekir. Sosyal etkileşimler yoluyla çocuklar, derslerinde motivasyonun büyük bir parçası olarak anlam bulurlar.

4 - Keşif

Oyunların bir diğer önemli kısmı da keşiftir. Sanal bir dünyayı keşfederek, çocuklar meraklarını tatmin etme ve bunun onları nereye götürdüğünü görme şansı yakalar. Bazen bir ejderhanın ininde, bazen de bir hazine mahzeninde…

Bu merak öğrenmek için de önemlidir, ancak çocuklara her zaman doğal gelmez. Proje tabanlı öğrenmeyle pratik yapmak veya öğrencilerin çalıştıkları ile günlük yaşamlarından halihazırda bildikleri ve sevdikleri şeyler arasında bağlantılar kurmak, onlar için bu ampulü yakmaya yardımcı olabilir.

5 - Sürpriz

Sürpriz, çocukları ekranlarına yapıştıran başka bir oyun unsurudur. Bu, her şey olabilir ve heyecan verici sürprizler oyunculara hazırlıklı olmayı öğretir.

Çocukları bir çalışma kağıdındaki problemlerde değil, öğrenme ve faaliyetlere yeni ve farklı yaklaşımlar geliştirmeleri sürecinde yeni zorluklarla tanıştırmak önemlidir. Aksi halde rutin geçecek olan derslere biraz sürpriz eklemek, sınıftaki enerjiyi artırabilir ve merak uyandırabilir, bu da onların öğrenmelerine daha fazla yatırım yapmalarını sağlar. Ayrıca öğrencilere, önlerine çıkan her türlü zorluğun üstesinden gelebileceklerini göstererek güven oluşturmaya yardımcı olur.

6 - Geri bildirim

Oyunlar, çocuklara nasıl yaptıklarıyla ilgili sürekli geribildirim veriyor. Başarılı olurlarsa, seviye atlarlar, yeni güçlerin kilidini açar ve yeni alanlara ulaşırlar. Yanlış bir adım atarlarsa, "oyun biter". Eğlence oyuncuları bayılır, altın kaybederler ve son kontrol noktasına geri gönderilirler ama yine de başarılı olmak için her zaman bir şans daha bulurlar.

Çocukların hem davranışlarının şekillenmesi hem de öğrenmeleri açısından eğitimde de anlık, düzenli geribildirime ihtiyaçları vardır. Öğrencilerle problemler üzerinden konuşmak, düşünce süreçlerini değerlendirmeye ve gerektiğinde onları düzeltmeye yardımcı olabilir. Ek olarak, çocuklar birbirlerine yapıcı geri bildirimde bulunabilir ve bu da öğrenmenin sahiplenilmesine yardımcı olabilir. Geri bildirimi otomatikleştirmenin yollarını bulmak önemlidir.

7- Hikaye anlatma

Son olarak; ama son olduğu için en az önemli olan değil, hikaye anlatımı. Çocuklar iyi bir hikayeye can atarlar ama en önemlisi oyunlar onların bu anlatının bir parçası olmalarına izin verir. Bir karakterin yapacağı gibi onu ilk elden tecrübe ederler ve hatta bazen sonucunu şekillendirmeye yardımcı olurlar.

Hikayeler, çocukların çok çeşitli duyguları deneyimlemesinin güvenli bir yoludur. Bu şekilde, çocukların öğrendiklerine daha geniş bir bağlam sağlamak - bunu yaşadıkları gerçek dünyayla ilişkilendirerek - eğitimlerinde söz sahibi olduklarını hissetmelerini sağlayabilir. Bu, bir ders kitabındaki bir şeyin kendi yaşamlarında nasıl şekillenebileceğini düşünmelerini isteyerek yaratıcılıklarına ve eleştirel düşünme becerilerine hitap eder.

Oyuna özgü pek çok farklı niteliklerden yararlanarak, öğrencileri öğrenmelerinde güçlendirebilir, motivasyonlarını ve sahiplenmelerini artırabilir ve sınıfı daha eğlenceli hale getirebiliriz. Daha da iyisi, öğrenmelerini derinleştirebilir ve onları okul dışında da karşılaşacakları zorluklara hazırlayabiliriz.

 



Hikaye Anlatıcısı ve Lideri Stephanie Carmichael’in Classcraft’daki makalesinden çevrilmiştir.

https://www.classcraft.com/blog/features/g4c-features/7-ways-video-games-fulfill-student-needs-in-education/

6 Eylül 2020 Pazar

In God We Trust

30 temmuz 1956 tarihinde ABD Kongresi'nin kararını dönemin başkanı Eisenhower'in imzalamasının ardından "E pluribus unum (out of many, one - Birlikten kuvvet doğar)" sloganının yerine seçilerek paranın arkasına yazılan ve "Tanrı'ya güveniriz" anlamına gelen bu slogan dinin metalaşmasının da yolunu açan en önemli olaylardan biridir.


Kongre kararın gerekçesini: 'özgürlüğe saldıran ve onu yok etmeyi amaçlayan emperyalist ve materyalist komünizme karşı soğuk savaş mücadelesinin verildiği bu meşum günlerde ABD'nin Tanrı'ya inanmaya devam ettikçe payidar kalacak bir ülke olduğu gerçeğini tüm ulusa tekrar hatırlatarak bir nevi ilahi önlem almak' olarak açıklamıştır.

Sonraki dönemlerde gelen başkanlardan Theodore Roosevelt'in "Tanrı'nın adının para üstünde olmasının tanrı'ya saygısızlık olacağı" üzerinden geliştirdiği muhalefet gibi pek çok karşı tutuma rağmen, ABD Hazine Bakanlığı'nın web sitesindeki bir yazıya göre bu hadisenin kaynağı, gelecek nesillere miras bırakılan her türlü para aracılığı ile inançlı bir toplum olduklarına dair işaretler bırakma arzusudur. Çünkü miras olarak bırakılabilecek ve pek çok şeyin kendisine dönüştürülerek değerlendirilebileceği en doğrudan araç paradır.

Çok hızlı bir biçimde dolaşıma girmesi ile de Devletin Resmi Sloganı'nın yayılmasına aracılık edecek olan para; yayılması dursa, depolansa, saklansa veya el değiştirme yolu ile de olsa gelecek nesillere en kolay aktarılacak nesnedir.

Güney Dakota ile birlikte ortalama 16 eyaletteki devlet okullarında görünen bir yere asılması zorunlu hale getirilen bu slogan bizdeki tüm düz liselerin İmam Hatip Lisesi yapılarak "dindar nesiller yetiştirme" niyeti ile açıklanan duruma benzerdir. ABD'de gençler arasında milliyetçiliği ve dindarlığı (Hristiyanlık) körüklediği için eleştiri konusu olurken bizdeki benzeri de Sünni bir Müslümanlık anlayışını körüklemiş, takip eden yıllarda toplum içerisinde, Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar ırkçı söylemlerle birlikte kadına ve çocuğa karşı istismar, şiddet, doğaya ve hayvanlara karşı vahşice yaklaşımları getirmiştir.

Dindar bir yaklaşımla Tanrı adının paranın üzerinde dolaştırılarak ekonomik unsurlara endekslenmesi  aynı zamanda bu yolla itibarsızlaştırılmasını da beraberinde getirmiştir. Kısacası, bir değerin itibarsızlaştırılmasına ve dinin metalaştırılmasına en güçlü örneklerden biri olmuştur. Öyle ki, bugün "dini imanı para" olan insanların güçlü ve erk sahibi kimselerin de "dininin ve imanının para olması" bunun bir ispatıdır.

Oysa yeryüzünde paylaşmayı, merhameti, şefkati, sevgiyi telkin etmeyen tek bir din bile yoktur. Hangi güce taparsanız tapın, hangi dine inanırsanız inanın benim inandığım tek bir şey vardır. "In science I trust!"

* Ben bilime inanır ve güvenirim.

20 Nisan 2020 Pazartesi

Finlandiya Eğitim Sistemi


Küresel pandemi sürecini hem mümkün olan en az hasarla atlatmak, hem de pandemi öncesindeki günlük rutinlerimizden zorunlu olarak uzaklaşmanın verdiği bazı fırsatları avantaja çevirmek adına ilk günler tatil moduna girdiysem de ben de bir süre sonra kendime döndüm.

Kendime döndüğümde, bir kişilik özelliğim olarak mutlaka bir metot kullanmam gerektiğine, metot çalışırsa bunu bir model haline getirmeye ve en kısa sürede bunu başkalarının da faydalanabileceği bir hale getirmeye dair notlarımı aldım.

Kendime dair bir SWOT analizi yapmakla başladım.

İnternette küçük bir araştırma yaparak siz de ilk anda şu tanıma rastlayabilir ve isterseniz daha sonra bu konudaki bilginizi geliştirebilirsiniz:

“SWOT Analizi, bir projede ya da bir ticari girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun veya kişinin güçlü (Strengths) ve zayıf (Weaknesses) yönlerini belirlemekte, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat (Opportunities) ve tehditleri (Threats) saptamak için kullanılan stratejik bir tekniktir.”

Kendime dair yaptığım analizin sonucunda profesyonel olarak yaşamımı sürdürdüğüm alan olan Eğitim ile ilgili sektörde 20 yıllık bir deneyime sahip olduğumu, bu süre içerisinde birçok gözlem yapma şansı yakaladığımı, bütün bunları daha önce üzerine fazla düşünmediğimden ötürü dışarıya yansıtabileceğim (yaygın deyişle “satabileceğim”) bir şekilde idrak edemediğimi anladım.

Birkaç gün boyunca deliler gibi “çok yönlü bir öğretmen” olmak için bu fırsatı değerlendirmek üzere çevrimiçi, senkron-asenkron birçok eğitime sarıldım. Öğrenebileceğim her şeyi öğrenmek istedim.

Öncelikler ve plan-program şart!

Bedensel bir yorgunluk bu duruma dair de bir değerlendirme yapmam gerektiği sinyalini vermişti. Hemen öncelik sıralaması yaptım. Kısa, orta ve uzun vadeli öğrenme hedeflerimi belirleyerek bir program yaptım ve hemen programımı uygulamaya koyuldum ve an itibariyle programıma uygun çalışmaya ve öğrenmeye devam ediyorum.

Bu süreçte öğrencilerimize en çok nasıl faydalı olabiliriz diye düşünüp araştırmalar sonucuda “uzaktan eğitim” ile ilgili altyapıları, araçları, yöntem ve teknikleri de inceledim.

Asgari ücretle çalıştığımız halde neredeyse bir maaşımıza denk gelen fiyatlardaki cep telefonlarını cebimizde bulundurma oranıyla göz dolduracak bir toplum olsak da, fonksiyonel kullanımı konusundaki eğitimsizliğimiz ve örneklem eksikliğimizden ötürü henüz dijitalleşmiş ve uzaktan erişilebilir bir eğitime hazır olmadığımızı üzülerek idrak ettim.

Ve kafadaki ampul yandı!

Bu andan sonra sıkça duyduğumuz, tam olarak içeriğini bilmesek de sonuçları itibariyle başarısından emin olduğumuz Finlandiya Eğitim Modeli üzerine düşünmeye, araştırmaya başladım.

Bir eğitimci olarak ben ne kadar biliyordum bu modeli? Ne kadarını uygulamıştım ya da uygulayabilecektim?

Bu konudaki en yaygın bilgiler ne yazık ki Pisa sonuçlarının karşılaştırılmasından ibaret bazı makaleler ve tez çalışmalarından ötede değil.

Eğitim uzmanlarımıza kadar pek çok kişi özgün eğitim sistemimizle Finlandiya Eğitim Sistemi karşılaştırması yaparken kısır bir takım çabalardan öteye gidememiş. Ama bana göre bu karşılaştırmayı yapabilmek ve o esnada ulaştığım verilerle ilgili daha iyi bir analiz yapabilecek bir başka yol ya da bakış açısı olmak zorundaydı.

Ampulün elektriğini beslemenin vakti…

“Müzik ruhun gıdasıdır” diye yaygın olarak kullanılan bir deyim aklıma gelince, araştırma ve öğrenme yöntemimin sanatsal bir ruha ihtiyacı olabileceğini düşündüm. Çok kısa bir literatür taramasında hemen dikkatimi çeken bir şeyle durdum ve yoğunlaşmaya başladım.

Yoğunlaştıkça karşılaştırma yapma şansı buldum. Karşılaştırdıkça açmazlarımı fark ettim. Kendime dair açmazlarımın pek çoğunun benim dışımdaki bir sistemden kaynaklandığını anlamak beni birazcık rahatlattı.

Sanatın gözü ile bakmak…
Çok sevdiğim ve ilgilendiğim sinemanın gözü ile savaşların nedenlerini sorgulayan, savaşlardan elde edilen ganimetlerle yükseltilen toplumsal refahı ironik bir bakışla eleştiren, mevcut sorunlarımızın çözümü için gerekli olan ancak sorunun tam da onlara sahip olamamak olduğunu ortaya koyarak, buna göre en uygun yolun o şeyleri bizim dışımızda sahip olanlardan gasp etmek üzere yeniden savaşmamız gerektiği anlayışını bizim insanlıktan çıkma nedenimiz olarak tespit eden bir belgesel-kurmaca film olan Amerika’nın tanınmış muhalif yönetmenlerinden Michael Moore’un Where to Invade Next (Şimdi Nereyi İşgal Edelim?) filmini görünce mutlaka hepimizin izlemesi gerektiği kanaati uyandı.

Bu kanaatimi sizlere de makul bir şekilde ifade ederek sizin de izlemenizi sağlayabilirsem bu konuda çok daha hızlı yol kat edebileceğimize inanıyorum.

İşgalci gözü ile Finlandiya Eğitim Modeli

Filmi mutlaka izlemelisiniz ama benim mevzudan uzaklaşmadan üzerinde durmak istediğim yere dair şunun altını çizeyim: Filmde Finlandiya ile ilgili bölüm…

Moore, bir işgalci gözü ile ve üslup olarak bunu seçtiğini, filmin dilinde de bunu kullandığını çoğu yerde vurgulayarak Finlandiya Eğitim Bakanı’na (Krista Kiuru) gidiyor. Ama daha sormadan öğreniyor ki, Finlandiya’da öğrencilere neredeyse hiç ödev verilmiyormuş…

Bakan onların çocuk ve genç olarak hayatın tadını çıkarmak için daha fazla zamanlarının olması gerektiğine inandıklarını söylüyor.

İlk ve orta kademeli eğitimlerde sıfır veya sıfıra yakın düzeyde olan “ödev” uygulaması, lise ve kolej döneminde de 15 ile 20 dakika kadar meşgul ediyor öğrenciyi.

Zaman her şeyin ilacı…

“Okuldan sonra birbirleriyle, aileleriyle vakit geçirmeleri, spor yapmaları, bir enstrüman çalabilmeleri, bir kitap okuyabilmeleri için zamana yeterli zamanları olmalı” diyor bir okul müdürü (lise) olan Pasi Majasaari.

“Ya ağaca çıkmak isterlerse?”

Bir soru yerinde kullanıldı mı ne kadar da şahane olabiliyor: Moore, sorduğu bu muzipçe soruya karşı Anna Hart adlı ilkokul öğretmeninden “Ağaca tırmanabilirler. Böylece ağaca nasıl tırmanılacağını öğrenmiş olurlar. Ama sonuçta, ağaca tırmanırken, muhtemelen, değişik böcek türleri bulurlar ve ertesi gün okula gelip ne bulduklarını bana anlatırlar” diyor gülümseyerek.

İlkokullarda öğrenciler haftada 20 saat kadar okulda bulunuyor. Buna teneffüsler ve öğle arası da dahil.

Sizin de sorduğunuzu duyar gibi olduğum soruyu yapıştırıyor Moore: “O kadar zamanda ne öğreniyorlar? Ne yaptırabiliyorsunuz ki?”

Okul müdürü Leena Liusyaara’dan el cevap: “Beyninizin arada sırada dinlenmesi gerek. Eğer durmadan çalışırsanız bir noktadan sonra öğrenmeyi bırakırsınız. Bunun size bir yararı olmaz.”

Okula gitme süreleri en düşük, eğitim öğretim yılları en kısa, çoktan seçmeli sınavları en az, özel okul kurmanın ve eğitimden para almanın yasak olduğu, “mahallendeki okul en iyi okuldur” ilkesi ile her yerde eşit kalitede eğitim imkânı olan; elbette dünya sıralamasının lideri de olur.

Böylece zengin çocuğu ile fakir çocuğu aynı okula gidebiliyor. Bu da iki sınıf arasında ortaya çıkabilecek pek çok savaşı, çekişmeyi çok erken zamanlarda önlemeyi sağlıyor. Ayrıca zengin insanlar çocuklarına iyi arkadaşlar seçme şansını yükseltmek için onlar adına pek çok fedakârlık yapmak durumunda kalıyorlar ki, bu da bir dayanışmayı zorunlu hale getiriyor.

Sadede gelelim…

Filmi izledikten sonra benim gibi biraz da üzerine düşünürseniz daha pek çok şeyi fark edeceksiniz elbette ama eğitimle ilgili olan kısmı özetle bu kadardı. Ana fikirse şu oldu benim için:

“5-16 yaş arası çocuklar bir daha ne zaman çocuk olacak veya ne zaman genç olacak da sosyalleşme, oyun oynama, eğlenme, kendini keşfederek ne olmak istediğine karar verme şansına sahip olacak?

Yoksa benim gibi kırkından sonra mı tam olarak ne olduğunu öğrenmek isteyecekler?”

Ben 20 yıllık mesleki kariyerimi gözden geçirdiğimde anladım ki, eğitimdeki başarısızlığımızın sonucunda çoğunlukla suçu öğretmene atıyoruz. Son yıllarda kuşak çatışmasını çok hızlı idrak ettiğimizden ötürü neslin dejenere olduğunu ve gidişatın kötü olduğunu düşünerek suçu biraz da öğrenciye atmaya başladık. Veli olarak da kendimizi sorgulayıp kendimizde suç aramaya başladığımız bir döneme girmiş bulunmaktayız. Ancak acaba sorun tüm bunların dışında, her zaman dediğimiz gibi sistemde midir?

Yıllarca bunu söyleyip durmadık mı zaten? Üstelik “madem sistem sorunlu, öyleyse ne yapalım” diye sorulduğunda, üzerine pek düşünmediğimiz için, verecek cevabımız da yoktu çoğu kez. İşte şimdi suçu bir yere sabitlemek zorunda olmadığımızın ve artık kaçınılmaz olarak üzerine düşünmemiz gereken birkaç sorunumuz olduğunu anlama zamanı değil midir?

24 Mart 2020 Salı

#EvdeKal #HayatEveSığar #SosyalMesafe



“Bin nasihatten bir musibet evladır” demişler. Diyenin ağzına sağlık. Duyanın da kulağına. Diyen geç kalmışsa, duyan geç duymuşsa da yazık… Çok yazık…

Seyyidhan Kömürcü’nün “neden eve dönmekten ibarettir hayat” dizesi geldi aklıma. Bir zamanlar bu dizeyi ne kadar çok sevdiğimi düşündüm sonra…

Ev, dört duvar, manzarası olmayan perspektifler…

Bir zamanlar eve gitmemek için yarattığım bahanelerin ne kadar aptalca olduğunu anladım. Sokağa yazılan güzellemelerin de aylaklığa davet ettiğini fark ettim sonra. Bir de "sosyal mesafe" diye bir kavram öğrendim. Ya da "sosyal izolasyon"...


Mecbur kalınca, evde kalınca, evde mecbur kalınca, insanın yapacağı ne çok şey varmış meğer:
Düşünmek, istediğin kadar uyuyabilmek, istediğin zaman uyanabilmek, istediğin zaman yiyebilmek, içebilmek, ayaklarını uzatabilmek rahatça… Uzun zamandır öncelik sıralamasında gerilere ittiğin ne kadar şey varsa öne çekerek bir bir ele almak…

Kitap okumayı, film izlemeyi, opera ve bale izlemeyi ihtiyaçlar hiyerarşisinde ilk basamaklara yerleştirmek… Sevdiğin insanları aramak, görebilmek için yeni yazılımları kullanmayı öğrenmek, yazılımların sınırlarını zorlayarak birden çok insanla konferans görüşmeler yaparak…

Kapısının kilitli olmadığı halde evden çıkmaya korkmak, kendini kıstırılmış hissetmekten başkaları için de özgürlüğün kıymetini anlamakla başlayan en insancıl ihytiyaçların ve taleplerin haklılığı üzerine de uzun uzun düşünmek…

Fen Bilgisi, Sosyal Bilgiler tamam!

Can havli ile kendimizi korumak adına ihyiça duyduğumuz tüm bilgileri çabucak edindik. Biyoloji derslerinde öğrenemediğimiz virüsleri, bakterileri, yayılma yollarını, yaşama ve çoğalma şartlarını bir çırpıda öğrendik…

İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu, ruhu tecrit edilince psikolojisinin bozulacağını, iletişim kurması gerektiğini öğrendik…

Kültürü kaybetmemek, korumak, yeni kültürel bilgilere sahip olmak için okumanın, müzik dinlemenin, film izlemenin, hatta pek rağbet göstermediğimiz opera ve balenin de kıymetli olduğunu anladık…
Teknolojiden azami derecede faydalanmayı, ona bağımlı olmamamız gerektiğini, evde yaşayan diğer aile bireyleri ile yapabileceğimiz bir çok etkinlikle yine hoşça vakit geçirebileceğimizi öğrendik.

Tüm bu olumlu kazanımlar için Corona mı gerekliydi bize?

Ellerimizi yıkamayı öğrenmek için ucunda virüs salgını mı olması gerekiyormuş?
Sevdiklerimizle vakit geçirmek için?..
Daha çok kitap okumak için?
Gidemediğimiz yerleri 3 boyutlu görünümlerinden mi keşfetmeliymişiz?
İzleyemediğimiz konserleri, filmleri, tiyatro oyunlarını?..
Çevrimiçi dersler ve kurslarla mıyeni bilgiler ve beceriler edinmeliymişiz?
Dışarı çıkamayınca tüm dünyaya odamızı mı açmalıymışız?
Ceza evlerindekileri tam da karantina döneminde mi dışarı salıvermeliymişiz?
Özgürlük neymiş?
Sokağa çıkma yasağı gelmesini biz mi istemeliymişiz?
Marketleri yağmalarcasına alışveriş yapmamalı mıymışız?
Sadece temel ihtiyaçlarımızı mı gidermeliymişiz?
5 liralık kolonya 100 liraya satılmamalı mıymış?
Bir maske bulabilmek için bir servet mi ödemeliymişiz?
Hijyen çok mu önemliymiş? Kirlenmek güzel değil miymiş?
Sağlık çalışanları bizler için fedakarlık mı ediyormuş?
Öğretmenler okula gitmese de telefonla ders mi anlatıyorlarmış çocuklar geri kalmasın diye?

Evet dostum, evet... Artık her şey yoluna girse de sen
#EvdeKal #HayatEveSığar #StayAtHome #StayHome #StayHomeSaveLives #SosyalMesafe #Sosyalİzolasyon






The Good Place (İyi Yer)



Öldükten sonra başımıza ne geleceğini kim bilebilir?

Din öğretilerine göre iyilik bu dünyada insanoğlunun temel görevidir. Bu göreve karşı sorumluklarını yerine getirenler cennetle müjdelenirken; sorumsuzca davrananlar, görevi ihmal edenler ya da emre itaatsizlik edenler de cehennemde yanacaklarına dair uyarılırlar. Kimse cehenneme gitmek istemediğine göre de hem iyiler hem de kötüler illa ki cennete gitmek ister.  

Eleanor Shellstrop da öldükten sonra kendini bir bekleme salonunda uyanırken bulur. Karşısında duran Michael ona öldüğünü ve az önce “öteki tarafta” yeniden uyandığını ve “İyi Yer”e gideceğini söyler.

İyi Yer Nasıl Bir Yer?

Tüm kutsal, dini mitlerde duyduğumuz ve bildiğimiz, her istediğinizin size sunulduğu yerdir İyi Yer. Bu konuda kimse bir hayal kırıklığı yaşamıyor dizide. Ya da yaşamamalı…

Cennet deyince hepimiz cinsiyetimize göre ya Huri ya da Nuri beklentisine gireceğiz. Öyleyse İyi Yer de bu taahhüdü karşılamalı. Fakat, İyi Yer size fantezilerinizdeki Huri’yi veya Nuri’yi değil, Dünya üzerinde geçirdiğiniz süredeki davranışlarınızın bir muhasebesi sonucunda sahip olduğunuz net puana göre veri tabanından ruh eşi eşleştirmesi yapıyor. İyi Yer’de herkes ruh eşi ile sonsuza kadar yaşıyor. Hem de hayalindeki evde… Hem de başka hiçbir eksiği olmadan, arzuları da anında karşılanarak… İyi Yer’de bu şartlarda yaşayan 322 kişi var…

Zurnanın Zırt Dediği Yer…

Sorun nerede peki? Sorun Eleanor’un buraya yanlışlıkla gelmiş olması. Bu nedenle herkesten farklı olarak onun bir ruh eşi yoktur. Eleanor buradaki yaşantısında burada yanlışlıkla bulunduğu gerçeğini herkesten saklamaya çalıştıkça orayı bir cehenneme çevirdiğini fark eder. Ve sorgulamaya, düşünmeye başladıkça bunun altında başka şeyler olduğunu öğrenir.

Diziyi izlemeyenler için çok fazla spoiler vermemek adına konuyu burada kestirip atıyorum ama şunu söyleyerek meramıma geçeceğim: Eleanor’a İyi Yer’de gerçekten iyi bir insan olmasına yardım etmek için gönüllü olan ve tam bir dürüstlük timsali olan Chidi adında bir Ahlak Felsefesi Profesörü vardır…


Etik Bakış Açısı

Chidi’nin temsil ettiği Etik Bakış Açısı ile dizi izleyicileri tüm yaşamları boyunca davranışlarının etik olup olmadığını düşünmeye sevk ediyor.

Dizinin yaratıcısı Michael Schur, inanışlar ve çeşitli inanç gruplarını araştırdıktan sonra diziye bir takım dini elementler de ekleme niyetindeymiş ancak bu niyetinden vazgeçip, tüm inanışları ve din dışı öğeleri içeren bir konsept oluşturmaya karar vermiş. “Araştırma yapmayı bıraktım; çünkü fark ettim ki, bu etik davranışların türleriyle ilgili, dini kurtuluşla ilgili değil. Bu şov herhangi bir taraf tutmuyor, dizideki insanlar her ülke ve dinden insanlardan oluşuyor.” diyen Schur dizinin geçtiği yer olan San Marino, California’nın, farklı kültürleri içeren bir yer olduğunu ve farklı geçmişlere sahip olan insanların hangi dine mensup olduklarına  aldırmadan birbirleri ile yaşadığını da belirtmiş.

Bu ayrımcı ve ötekileştirici düşüncelerden arındığında, etik değerlere göre yaşadığında, insanların iyilikten başka seçeneklerinin kalmadığını ispatlayan dizinin en önemli özelliği cennet veya cehennem fark etmeksizin tüm karakterleri, olayları bir mizahi unsura dönüştürme başarısı.

Çok nitelikli esprilerle süslenmiş dizinin her bölümü maksimum 23 dakika ve izlemesi öyle keyifli ki, insan kendini üst üste 3 bölümle 1 saatlik bir keyiften alıkoyamıyor.

Diziyi izledikten sonra da benim şahsi çıkarımım dürüst ve vicdanlı, erdemli ve etik kurallara uyarak yaşamanın zaten bu dünyayı cennete dönüştürecek olması. Bir başka cennet beklentisine girmeden yaşadığımız yeri cennet yapabilmenin bizim elimizde olduğunu göstermesi. Bununla beraber bir an bile etik dışı bir davranışta bulunmanın birbiriyle bağlantılı kötü sonuçlar doğuracağını fark ettirmesi.

Sizlere hiçbir şekilde şiddete başvurmadan tavsiye ederim. Bu zor günlerde bir alternatife olur belki…

20 Mart 2020 Cuma

Uzaktan Eğitim Başarıya Ne Kadar Yakın Olur?



Dünya çapında global bir virüs salgını (Covid-19) ile 850 milyon öğrencinin okulunun kapanmasının ardından uzaktan eğitimin bir önlem paketi içerisinde bir çok ülkede olduğu gibi eş zamanlı olarak ülkemizde de hayata geçirilmesi, bunu sağlayabilecek altyapıya sahip olmamızın gururunun yanında bu konuda bir takım endişeleri de gündeme getiriyor. Ya da bana göre “mutlaka” getirmeli. Bu endişelerin yanında şu an sahip olduğumuz avantaja dair de farkındalık yaratmak isterim.

Gelin bir şeyleri yargılamadan durumu ortaya koyarak ilerleyelim:

Eğitim sistemimizle ilgili tartışmalar bitmeden, henüz sistemimizin asıl başarısızlık nedeni ortaya konamamış, tüm paydaşlar tarafından tartışılıp içselleştirilmemiş ve sorumluluklar paylaştırılmamış iken,

İnsanımızda “eğitim şart” diye bir geyik muhabbetiden öteye gidemeyen “sorumluluk” anlayışı yerleşmemişken, eğitim bir ihtiyaç olarak hissedilmiyor ve çalışma hayatında liyakate değer verilmiyor; üniversite mezunları işsiz kalıyorken,

Okullarda verilen eğitimlerin günlük hayatta ne işe yarayacağı, öğretmeni ve öğrencisi ile tartışılmaya devam ederek bu iki unsur arasında çatışmaya sebep oluyorken,

Öğretmen olarak atananlar arasındaki liyakat ve mesleğe uygunluk ölçümü yerine genel bir sınav ile atamaları yapılmaya devam ediyorken,

Teknolojik gelişmeler derslerin içine olumsuzluk unsurları olarak sirayet ederek öğrencilerin teknolojik bağımlılıkları da eğitimi zorlaştırıyorken,

Geçici bir süreliğine de olsa uzaktan eğitim yolu ile kesintisiz bir eğitim fırsatı yaratılmaya çalışılması ile açıkça gördük ki, Milli Eğitim Bakanlığımız muazzam bir eğitim platformu yaratmış.

EBA’ya geç kaldık ama iyi başladık…

EBA adı ile uzun zamandır bir kenarda duran ve sadece meraklı öğretmen ve öğrencilerin “kurcaladığı” ama çoğu öğretmenin ne işe yaradığından dahi haberdar olmadığı platform, Akademik Destek bölümü ile zaten dershaneler ve özel kurslara alternatif olma yolunda oldukça iyi ilerliyordu ki, bu işlevini tam olarak kavratamadığımız bir anda daha genel kullanım için organize edildi.

EBA üzerinden verilecek eğitimden ziyade onun kesintisiz bir eğitim kaynağı olduğunun altını çizmek gerekir. Olağanüstü iyi bir yatırım. İçeriklere günün her saatinde ulaşılabildiği görsel, işitsel ve yazılı bir kütüphane.

Akademik Destek bölümünde öğrenciler için bir eğitim koçu görevi yapacak bir yapay zekâ var ki, bundan daha iyisini tahmin edemezdim. Her öğrenci için kişiye özel program oluşturup takibini yapan bu sistem, yoksul öğrenciler için dershanelere parayı gömmenin sağlam bir alternatifi.

Bunun dışındaki alanda ise daha önceki özelliklerine yine sahip olan EBA, bir kaynak havuzu olmasının yanı sıra, hem okullar için çevrimiçi bir sosyal ağ, hem de bu ağ üzerindeki öğretmen ve öğrencilerin etkinliklerini, performaslarını değerlendirmek için bir araç.

Ayrıca son zamanlara oldukça popüler hale gelen web 2.0 araçlarının birçoğunun tekil özelliğini yapı itibariyle de içeriğinde barındıran EBA ile pek çok işlev başka araçlara ihtiyaç duyulmadan yerine getirilebilir. Tüm bunlara dair örnekler sıralamaktansa yaklaşım sunmayı daha doğru buluyorum. Bu nedenle daha fazla uzatmıyorum.

Normalde olması gereken Flipped Classroom denen ve ters yüz edilmiş eğitim/sınıf anlamına gelen bir yöntemle öğrencinin evde bilgiye ulaşmasını sağlamaktır. EBA ile veya başka multimedya kaynaklarla bilgiyi edinmiş olan öğrencinin okulda öğretmenlerin rehberliğinde o bilgiyi yaşamsal deneyimlere dönüştürmesi için yapılan aktivitelere katılarak bir yandan öğrendiğini pekiştirip içselleştirmesi bir yandan da sosyalleşmesidir.

Belki bu şekilde doğru kullanırsak ve uzaktan eğitimi bilgiye ulaşma anlamındaki işlevi ile özümsersek, okulları da çocukların doya doya sosyalleşerek keyifle gelip gittikleri alanlar haline getirebilir ve sıkıcı olmaktan kurtarabiliriz. Yoksa sadece bilgi yüklemesi için bir araç gibi algılandığında bir süre sonra uzaktan eğitim de sıkıcı gelecek, üstelik okula devam etme isteğinin azalmasına sebep olacaktır. Eğer şu anki ilgiyi doğru kanalize edebilirsek;

İşte o zaman uzaktan eğitimin başarıya katkısı oldukça yakın olur.

19 Mart 2020 Perşembe

Ne Kadar Hızlı Okuyabilirsiniz?


Yapılan bazı egzersizlerle hızlı okuma alışkanlığı kazanmanın mümkün olduğu herkesçe malumdur. 

Bir takım insanların ortalama değeri dakikada 200-300 kelime olan okuma hızlarını dakikada 600 veya 900 kelimeye çıkardıklarını da çoğumuz duymuşuzdur. 

Ben de yıllar önce Beyaz Show’a katılan Nihal Cesur adlı genç kızın 2 dakika 54 saniyede 300 sayfalık kitabı okuduğunu duydum, bunu üç aylık bir eğitim aldıktan sonra bir yıl daha kendi kendine çalışmasının sonucu olduğunu ifade ediyordu. Eğitmeninin adını da veriyordu ve kamera eğitmeni gösteriyordu. 

İstanbul’a gelir gelmez bu adamı bulmalıydım. Ben de o eğitimi almalıydım ve Nihal Cesur kadar büyük bir iddiam olmasa da onun üçte birine, hatta beşte birine razıydım. Yani dakikada ortalama 100 sayfa yerine dakikada on sayfa da okumak benim için büyük bir kazanç olurdu. 

Uzun araştırmalardan sonra eğitmeni, eğitim merkezini buldum. Ekonomik sebeplerle bu eğitimi istediğim yerden alamadım. Ancak hiçbir zaman vazgeçmedim ve internet gibi geniş bir mecrada buna dair pek çok kaynağa, materyale, yönteme ve bilgiye ulaştım. 

Ulaştığım en önemli bilgileri de derleyerek bu yazı aracılığıyla sizlerle paylaşmak istedim. 

Önce Okumayı Tanımlayalım 

Okuma, yazılı iletişimleri duyu organları yoluyla algılayarak, algılananı, anlamlandırma ve yorumlama amacı ile zihnin duyu organları ile ortaklaşa yaptığı bir etkinliktir. Okuma, yazılı bir metindeki sözcükleri tanımak, bunları anlamaktır. Görme, sonra anımsama, daha sonra da anlama gibi aşamaları olan girişik bir eylemdir. 

Hızlı okuma kursları ya da sistemleri de bizlere fotoğrafik hafıza yöntemi ile okuma becerisini geliştirmemiz gerektiğini, bunun okuma hızımızı artıracağını örneklerle kanıtlamaya çalışıyor. 

Fotoğrafik Hafıza Yöntemi ile Okuma 

Her sözcüğün zihnimizde bir karşılığı vardır. Bu yüzden görsel hafızaya fotografik hafıza da denir. Görsel hafıza, herhangi bir bilgiyi kelimelerle ifade edilebilecek şekilde belleğe kaydetme ve gerektiğinde geri çağırma becerisidir. 

Türkiye Hafıza Şampiyonlarından ve Hızlı Okuma Derneği Eşbaşkanı Soner Polat da bir makalesinde Fotoğrafik Hafızayı tanımlıyor ama Fotoğrafik Okuma diye bir şeyin mümkün olmadığını ifade ediyor. 

Çoğu İddia Aslında Yalan! 

Bazı hızlı okuma iddiaları hemen kenara itilebilir. Bir kitabı bir telefon rehberinden birinin numarasını çevirebildiğiniz kadar hızlı okuyabileceğiniz iddiaları anatomik ve nörolojik açılardan tamamen imkansızdır. 

Öncelikle yüksek okuma hızları ile ilgili iddiaların yanıltıcı olduklarını ortaya koymak için anatomik nedenlerimiz var: 

Okumak için, göz metnin bir kısmında durmalıdır, buna fiksasyon denir. Daha sonra, bir sonraki sabitleme noktasına hızlı bir hareket yapmalıdır, buna sakcade denir. Son olarak, birkaç puan atladıktan sonra, beyin tüm bu bilgileri bir araya getirmeli, böylece az önce gördüklerinizi anlayabilirsiniz. 

Göz hareketi uzmanı Keith Rayner, dakikada 500 kelimenin ötesine geçmenin bile mümkün olmadığını savunuyor çünkü gözünüzü hareket ettirme, düzeltme ve görsel bilgileri işlemenin mekanik süreci bundan daha hızlı gidemez. 

Ama Yine De Hızlı Okuyabilir Miyiz? 

Bu sorunun cevabı yukarıda da anlatılanların ışığında: EVET. Belki iddia edilen kelime sayılarında ve hızlarda okumak imkansızdır ama okuma hızımızı dile getirilen yöntemlerle birkaç kat artırmak elbette mümkündür. İmkansız olarak değerlendirilen şeyden de “tam anlama yapılan okumalar” kastedilmektedir. Yani o hızlara ulaşılsa bile okuduğumuzu tam olarak anlamamız mümkün değildir. Mümkün olan anlama hızları idda edilenlere göre çok daha yavaştır. 

Hızlı Okuma İpuçları 

1-Okumadan Önce Gözden Geçirin 

Beynimiz fotoğrafik kameramızı metnin tamamını okuyamayacak kadar hızlı örter. Gözden geçirmenin bu kadar etkili yardım etmesinin en temel nedeni, bir belgenin haritasını çıkarmanıza izin vermesidir. Bir makalenin veya kitabın nasıl yapılandırıldığını bilmek, önemli olduğunu düşündüğünüz şeylere daha fazla dikkat etmenizi sağlar. Bunun yerine, bilginin bölümlerini seçerek alırsınız. 

2-Hızınızı Artırmak İçin Akıcılığınızı Geliştirin 

Akıcılığı geliştirmenin en iyi yolu daha fazla okumaktır. Belirli bir metin türünden daha fazlasını okursanız, yeni kelimeleri daha hızlı öğrenir ve daha iyi okursunuz. 

3-Okumadan Önce Ne İstediğinizi Bilin 

Bir başka tavsiye de okumadan önce bir metinden ne çıkarmaya çalıştığınızı bilmektir. Okumaya başlamadan önce bunu düşünmek, ilgili kelimeleri ve cümleleri gördüğünüzde dikkat etmenizi sağlar 

4-Akılda Tutmayı Geliştirmek İçin Daha Derin İşleme Görevi 

Bazen hızlı okumuş olmaktansa tam olarak anlamış olmayı tercih ederiz. Ancak tam anlaşılmış bir bilgi uzun vadede akılda kalıcı olabilir. Bu nedenle okuduğunuz bölümleri bir sorunun cevabıymış gibi bir çıkarımda bulunarak okuyunuz.

18 Mart 2020 Çarşamba

Storytelling (Hikaye Anlatıcılığı)

“Hikâyeler projektörlere ve sahne ışıklarına benzer; sahnenin bir bölümünü aydınlatırken, geri kalanını karanlıkta bırakırlar. Bütün sahneyi eşit ölçüde aydınlatsalardı hiçbir işe yaramazlardı. Bu ışıkların görevi sahneyi seyircinin görsel ve entelektüel alımlamasına hazır hale getirmek; algılanabilir, özümsemeye açık, anlamsız leke anarşisinin engellemediği bir resim yaratmaktır.”

Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları

Yeni bir ifade ve anlatım sanatı olarak literatüre yerleşen Storytelling (hikâye anlatıcılığı), bizdeki meddahlık geleneğine çok benzeyen bir biçimde kelimelerle, görsellerle, imgelerle birlikte doğaçlama süslemeler katarak olayları anlatma sanatıdır.



Sunulan-anlatılan şey ister bir ürün olsun isterse bir deneyim veya bilgi olsun… Önemli olan sunulanın karşıdaki “alıcı/alımlayıcı” üzerinde oluşturduğu duygulardır. Hikayeler ikna eder, özdeşim kurdurur, telkinlerde bulunur…

Pek çok öncü şirket hikaye anlatıcılığı ve hikayeleştirmenin gücünü arkasına almak istiyor. Hatta Microsoft, IBM, Nike gibi birçok sektör devi şirkette, artık “Chief Storytelling Officer” ya da “Chief Storyteller” diye bir pozisyon var. Yani “Baş Hikaye Anlatıcısı”

İş dünyasında pek çok sektörde olduğu gibi artık eğitim sektöründe de “storytelling”in önemini daha çok fark ediyor ve dile getiriyoruz.


Ünlü İngiliz Yazar ve İletişim Uzmanı David JP Phillips, Hikaye Anlatımının Büyülü Bilimi adlı sunumunda “Melekler Kokteyli” dediği üç hormon olan “Dopamin, Oksitosin ve Endorfin”in salınımına bağlıyor bütün meseleyi.


“Hikayeler bu üç hormonun salgılanmasına yarar (Dopamin, Oksitosin ve Endorfin)
…ve Phillips bu salgılanmaların yarattığı etkileri açıklar:

Dopamin: Odaklanma-dikkat-konsantrasyon, motivasyon ve hafıza-zihin işlevlerini (yaratıcılığı) artırır ve size sunulanı alımlama, algılama ve ihtiyaç olduğuna kannat getirmeye yardımcı olur. Bunu harekete geçirmek için hikayelerdeki belirsizlik, merak uyandırma etkenleri kullanılır.

Oksitosin: Seyirciler, dinleyiciler ve yaşadıkları karakterler arasında empatik bağlantılar kurarak hikayelere hayat verir. Beynimizin koklamak veya sallamak için kullandığımız aynı bölümleri de bu deneyimleri tanımlamak için kullandığımız kelimeleri anlamamıza yardımcı olur. Bu mekanizmalar farklı olsa da, her ikisi de hikayelerin ifade gücüne katkıda bulunur. Oksitosin, seyirciyi veya dinleyiciyi daha cömert yapar, karşıdakine güven duymasını sağlar. Empati kurmanızı sağlar. Şefkat yaratır.

Endorfin: Yaratıcılığı artırır, rahat hissettirir, yeniden odaklanmaya yardımcı olur.

Bu hormonların salgılanmasını sağlarken de Kortizol ve Adrenalin salgısını sınırlamaya yarayan Storytelling yöntemi ile Bauman’ın alıntıladığım ifadesini ispat etmiş olur Philips. Kortizol ve Adrenalin’in yüksek miktarda salgılanması ise hoşgörüsüzlük, asabiyet, yaratıcılık eksikliği, utanç, zayıf hafıza ve kötü kararlar meydana getirir.


Storytelling’in tam olarak bir metodu olmadığ gibi bu konuda popüler yaklaşımlar mevcuttur. En popüler yaklaşımlardan biri olan “Pixar'ın Hikaye Anlatma Kuralları” ilk olarak Pixar'ın Storyboard Sanatçısı Emma Coats tarafından stüdyonun 25’inci yıl dönümünü kutladığı 2011 yılında “Hikaye Anlatıcılığının 22 Temel Kuralı”nı Twitter üzerinden paylaşması ile gündeme geldi.

Bu kurallar ve sunduğu engin bilgiler yalnızca Pixar hikayeleri için geçerli değil; bu 22 kural, senaryo yazımı başta olmak üzere bilinen her türlü kurgu yazarlığında kullanılabilirdi.

İşte Pixar’dan Hikaye Anlatıcılığının 22 Temel Kuralı:

  1. Bir karakterin sevilmesinin nedeni, başarılarından çok denemekten vazgeçmemesidir.
  2. Yazar olarak hoşunuza giden hikayeyi değil, seyirci olsanız ilginizi çekecek hikayeyi anlatmayı deneyin. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır bazen.
  3. Belli bir tema üzerine yazmak önemli olsa da, hikaye sona ermeden o temayı bulmak mümkün olmayabilir.  Sona erince mi? Elbette tekrar yazmanız gerekir.
  4. Bir zamanlar _____ vardı. Her gün, _______ yapardı. Bir gün _______ oldu. Bu yüzden _______. Ve yine bu yüzden, ________. Ve sonunda ________.
  5. Basitleştirin. Odaklanın. Karakterleri birleştirin. Yol ayrımlarını atlayın. Kıymetli eserinizi kaybettiğinizi düşüneceksiniz ama bu manevralar sizi özgür kılacak.
  6. Karakteriniz hangi konularda başarılı? Kendini en rahat hissettiği yer neresi? Tam ters köşeye yatırın. Nasıl başa çıkacağını görün.
  7. Hikayenin ortalarına gelmeden sonunu yazın. Gerçekten; sonlar hep zordur, o yüzden sonu baştan bulmak işinizi kolaylaştırır.
  8. Hikayenizi bitirin. Mükemmel olmasa bile… İdeal bir dünyada hikayeler hep mükemmel şekilde sonlanır, ama bu dünyada değil. Bırakın, boşverin, bir dahaki sefere daha iyisini yazın.
  9. Takıldığınız, ilerleyemediğiniz zaman, hikayede GERÇEKLEŞMEYECEK olan olayları listeleyin. Birçok kez, bu listedeki maddelerden biri sizi tıkanmadan kurtaracaktır.
  10. Sevdiğiniz hikayeleri bir kenara ayırın. Bu hikayeleri sevmenizin sebebi, içlerinde kendinizden bir parça bulmanızdır; hikayeleri kullanmadan önce o parçayı bulmanız gerekir.
  11. Yazmaya başlamak aynı zamanda düzeltmeye başlamaktır. Kafanızdaki mükemmel fikir kağıda dökülmeden kalırsa, onu kimseyle paylaşamazsınız.
  12. Aklınıza gelen ilk fikri eleyin. İkinciyi de, üçüncüyü de, keza dördüncü ve beşinciyi de… Sıradan ve herkesin aklına gelebilecek olanı önünüzden kaldırın. Kendinizi şaşırtın.
  13. Karakterlerinizin fikirleri olsun. Pasif, yumuşak başlı karakterler yazarken size kolaylık sağlar ama okuyanı fena zehirler.
  14. Neden BU hikayeyi anlatmak istediğinizi bilin. İçinizde, başka hikayeleri değil de ille bunu yazmanızı isteyen yanınız hangisi? Sebeplerin kökenine inin.
  15. Eğer yazdığınız karakter siz olsaydınız, böyle bir durumda nasıl davranırdınız? Dürüstlük ve samimiyet inanılması güç durumları inanılır hale getirir.
  16. Riskler neler? Okurun karakterle kendini özdeşleştirebileceği alanlar yaratın. Karakteriniz başarısız olduğunda nasıl davranır, denemeye ne dersiniz?
  17. Hiçbir çalışma boşa değildir. Eğer şu an işe yaramayan bir şeyler yazdıysanız, bırakın, başka bir yönde ilerleyin. Bir süre sonra geri dönüp baktığınızda işinize yarayabilir.
  18. Kendinizi tanıyın: Yapabileceğinizin en iyisiyle “öylesine” yaptığınız arasındaki farkı bilin. Hikaye denemek üzerinedir, vasatı parlatmak üzerine değil.
  19. Karakterlerin başını belaya sokacak tesadüfler harikadır; onları beladan kurtaracak tesadüfler ise hileden başka bir şey değil.
  20. Alıştırma: Sevmediğiniz bir filmin yapı taşlarını sökün. SEVECEĞİNİZ bir film yaratmak adına onları nasıl dizerdiniz?
  21. Hikayedeki durum veya karakterlerle özdeşleşmeniz gerekir, “öylesine” yazamazsınız. “Öylesine” yazmanıza neden olan NE ise onu bulun.
  22. Hikayenizin özünü çıkartın. En ekonomik, en kısa şekilde nasıl anlatabiliyorsanız, oradan yola çıkın ve geliştirin.

16 Mart 2020 Pazartesi

Matematiksel Model ile Diyabete Çözüm...


ÇEVİRİ: Nurullah KAYA, 16 Mart 2020, İstanbul

Matematiksel model, diyabet için daha iyi bir tedaviye öncülük edebilir.

Yeni bir model, insanlarda ve hayvanlarda hangi tür glikoza duyarlı insülinin işe yarayacağını tahmin edebilir.

MIT araştırmacıları tarafından geliştirilen yeni bir glikoza duyarlı insülin modeli, diyabet için daha iyi tedaviye öncülük edebilir ve düzenli manuel glikoz seviyesi testi ihtiyacını ortadan kaldırabilir.

Şeker hastalığını tedavi etmek için umut vaat eden yeni bir strateji, hastalara kan dolaşımında dolaşan ve artan kan şekeri seviyeleriyle aktive edilene kadar uykuda kalan bir insülin vermek.

Bu glikoza duyarlı insülinlerin (GRI) insanlar için kullanıma elverişliliğini görebilmek için klinik araştırma aşamasına giren tek aday da insanlarda etkinlik gösteremediğinden onaylanmamıştır.

MIT'de Kimya Mühendisliği Karbon P. Dubbs Profesörü Michael Strano: “İnsanlarda başarısız olacak ancak hayvanlarda başarı gösterecek olan GRI'ler var ve modellerimiz bunu tahmin edebilir” diyor. “Teorik olarak, diyabet araştırmacılarının tipik olarak kullandığı hayvan sistemi için, sonuçların insanlara nasıl tercüme edileceğini hemen tahmin edebiliriz.”

Strano, bugün Diyabet dergisinde yayınlanan çalışmanın kıdemli yazarıdır. MIT yüksek lisans öğrencisi Jing Fan Yang makalenin baş yazarıdır. Diğer MIT yazarları, doktora sonrası Xun Gong ve yüksek lisans öğrencisi Naveed Bakh’tır. Indiana Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde biyokimya ve moleküler biyoloji profesörü Michael Weiss ve Case Western Reserve Üniversitesi'nden Faramarz Ismail-Beigi, Kelley Carr, Nelson Phillips de makalenin yazarları arasında.

Optimal Tasarım

Diyabetli hastalar genellikle gün boyunca kan şekerini ölçmek ve kan şekeri çok yükseldiğinde insülin enjekte etmek zorundadırlar. Potansiyel bir alternatif olarak, birçok diyabet araştırmacısı, günde sadece bir kez enjekte edilebilen ve kan şekeri seviyeleri yükseldiğinde harekete geçecek olan glikoza duyarlı insülin geliştirmek için çalışıyor.

Bilim adamları bu ilaçları tasarlamak için çeşitli stratejiler kullandılar. Örneğin, insülin, glikoz mevcut olduğunda çözünen ve ilacı salan bir polimer parçacığı tarafından taşınabilir. Veya insülin, glikoza bağlanabilen ve insülin aktivasyonunu tetikleyebilen moleküller ile modifiye edilebilir. Bu yazıda, MIT ekibi, pBA adı verilen ve glikoza bağlanabilen ve insülini aktive edebilen moleküller ile kaplı bir GRI'ya odaklandı.

Yeni çalışma, Strano’nun laboratuvarının ilk kez 2017 yılında geliştirdiği bir matematiksel model üzerine inşa edilmiştir. Model, aslında kan damarları, kas ve yağ dokusu gibi insan vücudunun farklı bölmelerinde glikoz ve insülinin nasıl davrandığını açıklayan bir denklemler dizisidir. Bu model, glikoza ne kadar sıkı bağlandığı ve insülinin ne kadar hızlı aktive olduğu gibi kimyasal özelliklere dayanarak, belirli bir GRI'nın vücudun farklı bölgelerindeki kan şekerini nasıl etkileyeceğini tahmin edebilir.

Strano, “Herhangi bir glikoza duyarlı insülin için matematiksel denklemlere dönüştürebilir ve bunu modelimize ekleyebilir ve insanlarda nasıl performans göstereceği konusunda çok net tahminler yapabiliriz” diyor.

Bu model GRI'lerin geliştirilmesinde yararlı bir rehberlik sunmasına rağmen, araştırmacılar, hayvanlardaki testlerden elde edilen veriler üzerinde de çalışabilirse çok daha yararlı olacağını fark ettiler. Modeli, endokrin ve metabolik yanıtları insanlardan çok farklı olan kemirgenlerin GRI'lere nasıl tepki vereceğini tahmin edebilecek şekilde uyarlamaya karar verdiler.

“Kemirgenlerde çok fazla deneysel çalışma yapıldı, ancak kemirgenlerin kullanımında çok fazla kusur olduğu biliniyor. Bazıları şimdi oldukça akıllıca bu duruma '[klinik] çeviride kaybolmuş' olarak atıfta bulunuyor ”diyor Yang.

“Bu makale, insan endokrin sistemi modelimizi aldık ve onu bir hayvan modeline bağladığımız için öncülük ediyor” diye ekliyor Strano.

Bunu başarmak için araştırmacılar, insanlar ve kemirgenler arasındaki glikoz ve insülini nasıl işledikleri konusunda en önemli farklılıkları belirlediler ve bu da modeli kemirgenlerden verileri yorumlayacak şekilde uyarlamalarını sağladı.

Araştırmacılar, modelin bu iki varyantını kullanarak, PBA ile modifiye edilmiş GRI'nin insanlar ve kemirgenlerde iyi çalışması için gereken GRI özelliklerini tahmin edebildiler. Olası GRI'lerin yaklaşık yüzde 13'ünün hem kemirgenlerde hem de insanlarda iyi çalışacağını, yüzde 14'ünün insanlarda çalışacağını, ama kemirgenlerde çalışmayacağını, yüzde 12'sinin kemirgenlerde çalışacağını, insanlarda işe yaramayacağını buldular.

Gong, “Modelimizi potansiyel aday yelpazesindeki her noktayı test etmek için kullandık” diyor. “Optimal bir tasarım var ve bu optimal tasarımın insanlar ve kemirgenler arasında örtüştüğü yeri bulduk.”

Arıza analiz ediliyor

Bu model, diğer GRI tiplerinin davranışlarını tahmin etmek için de uyarlanabilir. Bunu göstermek için, araştırmacılar Merck'in 2014'ten 2016'ya kadar test ettiği ve sonuçta hastalarda başarılı olmayan glikoza duyarlı bir insülinin kimyasal özelliklerini temsil eden denklemler yarattılar. Şimdi, modellerinin ilacın başarısızlığını tahmin edip etmeyeceğini test etmeyi planlıyorlar.

“Bu deneme pek çok umut verici hayvan verisine dayanıyordu, ancak insanlara ulaştığında başarısız oldu. Soru, bu hatanın önlenip önlenemeyeceğidir ”diyor Strano. “Bunu zaten matematiksel bir temsile dönüştürdük ve şimdi aracımız neden başarısız olduğunu anlamaya çalışabilir.”

Strano’nun laboratuvarı, modelin sonuçlarına göre yeni GRI'ları tasarlamak ve test etmek için Weiss ile işbirliği yapıyor. İlaç geliştirme aşamasında bu tür bir modelleme yapmak, önerilen bir GRI'nın birçok olası varyantını test etmek için gereken hayvan deneylerinin sayısını azaltmaya yardımcı olabilir.

Araştırmacıların onu kullanmak isteyen herkese sunduğu bu tür bir model, bir hastanın vücudundaki koşullara yanıt vermek için tasarlanmış diğer ilaçlara da uygulanabilir.

Strano, “Bir gün, vücuda girecek ve potansiyel olarak gerçek zamanlı hasta cevabına dayanarak güçlerini modüle edecek yeni tür ilaçlar düşünebilirsiniz” diyor. “GRI'leri işe alırsak, bu, bir ilacın verildiği ve kolesterol veya fibrinojen seviyeleri gibi bazı terapötik son noktalara yanıt olarak gücünün sürekli olarak modüle edildiği farmasötik endüstrisi için bir model olabilir.”

Araştırma JDRF tarafından finanse edildi.

Anne Trafton | MIT Haber Merkezi, Mart 9, 2020

12 Mart 2020 Perşembe

Koçluk Kavramı

İnsanların farklı bireyler olmasından kaynaklı olarak her insanın biricikliğini esas alan ve kendine has öğrenme yolları ile farklı öğrenme süreçleri yaşadığı kabulü üzerinde gelişen bir takım iş birliği süreçlerine koçluk diyoruz.

Bunu tarihsel süreç içerisinde bireyleri bulundukları durumdan veya konumdan hedefledikleri duruma veya konuma taşıyan bir araçtan ismini alan Fransızca orijinli bir sözcük olan "Coach" sözcüğüne felsefi anlamda dayandırabiliriz. Böylece koçluğun felsefesini keşfetmiş olurken, koçluk hizmeti verdiğimiz kişide (danışan) yaşam kalitesinin artırılmasını sağlama ve performansının geliştirilmesine katkı anlamında humanistik felsefe ve pozitif psikoloji uygulayarak güvenli bir çevre ve eğitim stratejisi yolu ile onu bir yerden bir yere taşımış oluruz.

Bireyin öğrenme ihtiyacının içeriğine bağlı olarak eğitim koçluğu, spor koçluğu, sınav koçluğu, takım (kurumsal) koçluğu, çift veya aile koçluğu ve yaşam koçluğu gibi alanlarda son zamanlarda sıkça duyduğumuz koçluk kavramı, bireysel özelliklerin farkında olmak ve bu özelliklerden olumlu olanları geliştirirken, olumsuzlukları gidermek üzerine eğilmiş bir yol arkadaşlığı şeklinde yürütülmektedir.

Burada koçluk, birlikte yol arkadaşlığı yapılan kişiye onunla ilgili doğru sorular sorarak kendini daha iyi tanıması için düşünme, yorumlama ve değerlendirme ortamı yaratmak gibi bir süreci kapsar.

Kısaca SWOT analizi yapılarak başlanabilecek olan koçluk sürecinde güçlü yönlerin pekiştirilmesi, zayıf yönlerin de geliştirilmesi esası uygulanır.

Koç, genel anlamda mentorlük ile karıştırılmaktadır. Mentorlükten farklı olarak koç, birlikte çalıştığı danışanlarına (koçluk hizmeti verdiği kişilere) yol göstermez, kendisine uygun olan yolu bulması için rehberlik eder. 

Koç, bireyin potansiyelini açığa çıkarabilen, yeteneklerinin ve becerilerinin farkına vardıran kişi olarak "ona balık vermek yerine balık tutmayı öğretendir." Koç, bireyin yetenek, beceri, potansiyel ve dezavantajlarına göre yol belirlemesine yardımcı olur.

Birlikte çalıştığı yol arkadaşının kişilik analizini yapar, onun kendine has olan öğrenme yöntemini belirler, başarısını engelleyen unsurları ortaya çıkarıp görünür olmasını sağlar. Kendini tanıyan bireyin bu bireysel özellikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda kapasitesini de göz önünde bulundurarak öncelikle kapasite geliştirme ve daha sonra da bireysel ihtiyacına uygun çalışma programı ile hedefine ulaşmada motivasyon sağlar.

Bazı kaynaklarda da Zihinsel Hazırlık Ve Karşılama Aşaması, Senas Çerçeveleme, Uyum Yakalama, Empatik Dinleme, Hedef Belirleme, Güçlü Gözlemler, Geri Bildirim, Güçlü Sorular, Yapılandırma, Güçlü Ricalar, Kişiyi Geliştirme, Tahhüt Alma ve Takip başlıkları ile belirlenen koçluk yaklaşımı temelde her tür koçluk ihityacında uygulanabilir.

Bu bağlamda analiz süreci ile başlayıp birlikte çalışma ile devam eden ve hipotez kurma aşamasından sonra geri bildirim aşamalarından geçilen ve deneme(sınama) süreci ile tamamlandıktan sonra tekrar analiz süreci ile meydana gelen bir döngü denebilir koçluk için.

Bu döngünün aksamaması ve hedefe daha sağlam ve etkin biçimde kısa sürede ulaşılabilmesi için koçların sahip olması gereken bazı nitelikler vardır: "Etkin bir koçluk için aktif dinleme, sesli ve sessiz iletişim becerilerini kullanma, hipotez kurdurtma, geribildirim alma, farkındalığı ortaya çıkarma, SWOT analizi yaptırarak değişim için engelleri değerlendirmesine yardımcı olma, kişinin kendi hedeflerini belirlemesini sağlama, destekleme, motivasyonunu arttırma, koçluk alan kişinin verdiği kararlarda sorumluluk almasını sağlamadır"(1) (2)

Girişte telaffuz edilen Eğitim Koçluğu, Yaşam Koçluğu, Takım Koçluğu gibi alanların hepsinde aslında temel felsefe danışanı veya danışanları bulundukları yerden hedefledikleri yere taşıma sürecinde etkin bir dinleme yolu ile doğru sorular sorarak onların kendi potansiyellerinin farkına varmalarını sağlayarak bu anlamda ihtiyaçları olan rehberliği yapıp gerekli motivasyonu sağlamaktır. 

1.Pelz LS. Steps towards the Benchmarking of Coaches' Skills, International Journal of Evidence Based Coaching and Mentoring February 2014;12(1):47-62. 26. 
2.NHS Leadership Centre (2005) Literature review: coaching effectiveness – a summary. 
http://literacy.kent.edu/coaching/information/ Research/NHS_CDWPCoachingEffectiveness.pdf adresinden 3 Şubat 2015 tarihinde ulaşılmıştır