20 Nisan 2020 Pazartesi

Finlandiya Eğitim Sistemi


Küresel pandemi sürecini hem mümkün olan en az hasarla atlatmak, hem de pandemi öncesindeki günlük rutinlerimizden zorunlu olarak uzaklaşmanın verdiği bazı fırsatları avantaja çevirmek adına ilk günler tatil moduna girdiysem de ben de bir süre sonra kendime döndüm.

Kendime döndüğümde, bir kişilik özelliğim olarak mutlaka bir metot kullanmam gerektiğine, metot çalışırsa bunu bir model haline getirmeye ve en kısa sürede bunu başkalarının da faydalanabileceği bir hale getirmeye dair notlarımı aldım.

Kendime dair bir SWOT analizi yapmakla başladım.

İnternette küçük bir araştırma yaparak siz de ilk anda şu tanıma rastlayabilir ve isterseniz daha sonra bu konudaki bilginizi geliştirebilirsiniz:

“SWOT Analizi, bir projede ya da bir ticari girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun veya kişinin güçlü (Strengths) ve zayıf (Weaknesses) yönlerini belirlemekte, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat (Opportunities) ve tehditleri (Threats) saptamak için kullanılan stratejik bir tekniktir.”

Kendime dair yaptığım analizin sonucunda profesyonel olarak yaşamımı sürdürdüğüm alan olan Eğitim ile ilgili sektörde 20 yıllık bir deneyime sahip olduğumu, bu süre içerisinde birçok gözlem yapma şansı yakaladığımı, bütün bunları daha önce üzerine fazla düşünmediğimden ötürü dışarıya yansıtabileceğim (yaygın deyişle “satabileceğim”) bir şekilde idrak edemediğimi anladım.

Birkaç gün boyunca deliler gibi “çok yönlü bir öğretmen” olmak için bu fırsatı değerlendirmek üzere çevrimiçi, senkron-asenkron birçok eğitime sarıldım. Öğrenebileceğim her şeyi öğrenmek istedim.

Öncelikler ve plan-program şart!

Bedensel bir yorgunluk bu duruma dair de bir değerlendirme yapmam gerektiği sinyalini vermişti. Hemen öncelik sıralaması yaptım. Kısa, orta ve uzun vadeli öğrenme hedeflerimi belirleyerek bir program yaptım ve hemen programımı uygulamaya koyuldum ve an itibariyle programıma uygun çalışmaya ve öğrenmeye devam ediyorum.

Bu süreçte öğrencilerimize en çok nasıl faydalı olabiliriz diye düşünüp araştırmalar sonucuda “uzaktan eğitim” ile ilgili altyapıları, araçları, yöntem ve teknikleri de inceledim.

Asgari ücretle çalıştığımız halde neredeyse bir maaşımıza denk gelen fiyatlardaki cep telefonlarını cebimizde bulundurma oranıyla göz dolduracak bir toplum olsak da, fonksiyonel kullanımı konusundaki eğitimsizliğimiz ve örneklem eksikliğimizden ötürü henüz dijitalleşmiş ve uzaktan erişilebilir bir eğitime hazır olmadığımızı üzülerek idrak ettim.

Ve kafadaki ampul yandı!

Bu andan sonra sıkça duyduğumuz, tam olarak içeriğini bilmesek de sonuçları itibariyle başarısından emin olduğumuz Finlandiya Eğitim Modeli üzerine düşünmeye, araştırmaya başladım.

Bir eğitimci olarak ben ne kadar biliyordum bu modeli? Ne kadarını uygulamıştım ya da uygulayabilecektim?

Bu konudaki en yaygın bilgiler ne yazık ki Pisa sonuçlarının karşılaştırılmasından ibaret bazı makaleler ve tez çalışmalarından ötede değil.

Eğitim uzmanlarımıza kadar pek çok kişi özgün eğitim sistemimizle Finlandiya Eğitim Sistemi karşılaştırması yaparken kısır bir takım çabalardan öteye gidememiş. Ama bana göre bu karşılaştırmayı yapabilmek ve o esnada ulaştığım verilerle ilgili daha iyi bir analiz yapabilecek bir başka yol ya da bakış açısı olmak zorundaydı.

Ampulün elektriğini beslemenin vakti…

“Müzik ruhun gıdasıdır” diye yaygın olarak kullanılan bir deyim aklıma gelince, araştırma ve öğrenme yöntemimin sanatsal bir ruha ihtiyacı olabileceğini düşündüm. Çok kısa bir literatür taramasında hemen dikkatimi çeken bir şeyle durdum ve yoğunlaşmaya başladım.

Yoğunlaştıkça karşılaştırma yapma şansı buldum. Karşılaştırdıkça açmazlarımı fark ettim. Kendime dair açmazlarımın pek çoğunun benim dışımdaki bir sistemden kaynaklandığını anlamak beni birazcık rahatlattı.

Sanatın gözü ile bakmak…
Çok sevdiğim ve ilgilendiğim sinemanın gözü ile savaşların nedenlerini sorgulayan, savaşlardan elde edilen ganimetlerle yükseltilen toplumsal refahı ironik bir bakışla eleştiren, mevcut sorunlarımızın çözümü için gerekli olan ancak sorunun tam da onlara sahip olamamak olduğunu ortaya koyarak, buna göre en uygun yolun o şeyleri bizim dışımızda sahip olanlardan gasp etmek üzere yeniden savaşmamız gerektiği anlayışını bizim insanlıktan çıkma nedenimiz olarak tespit eden bir belgesel-kurmaca film olan Amerika’nın tanınmış muhalif yönetmenlerinden Michael Moore’un Where to Invade Next (Şimdi Nereyi İşgal Edelim?) filmini görünce mutlaka hepimizin izlemesi gerektiği kanaati uyandı.

Bu kanaatimi sizlere de makul bir şekilde ifade ederek sizin de izlemenizi sağlayabilirsem bu konuda çok daha hızlı yol kat edebileceğimize inanıyorum.

İşgalci gözü ile Finlandiya Eğitim Modeli

Filmi mutlaka izlemelisiniz ama benim mevzudan uzaklaşmadan üzerinde durmak istediğim yere dair şunun altını çizeyim: Filmde Finlandiya ile ilgili bölüm…

Moore, bir işgalci gözü ile ve üslup olarak bunu seçtiğini, filmin dilinde de bunu kullandığını çoğu yerde vurgulayarak Finlandiya Eğitim Bakanı’na (Krista Kiuru) gidiyor. Ama daha sormadan öğreniyor ki, Finlandiya’da öğrencilere neredeyse hiç ödev verilmiyormuş…

Bakan onların çocuk ve genç olarak hayatın tadını çıkarmak için daha fazla zamanlarının olması gerektiğine inandıklarını söylüyor.

İlk ve orta kademeli eğitimlerde sıfır veya sıfıra yakın düzeyde olan “ödev” uygulaması, lise ve kolej döneminde de 15 ile 20 dakika kadar meşgul ediyor öğrenciyi.

Zaman her şeyin ilacı…

“Okuldan sonra birbirleriyle, aileleriyle vakit geçirmeleri, spor yapmaları, bir enstrüman çalabilmeleri, bir kitap okuyabilmeleri için zamana yeterli zamanları olmalı” diyor bir okul müdürü (lise) olan Pasi Majasaari.

“Ya ağaca çıkmak isterlerse?”

Bir soru yerinde kullanıldı mı ne kadar da şahane olabiliyor: Moore, sorduğu bu muzipçe soruya karşı Anna Hart adlı ilkokul öğretmeninden “Ağaca tırmanabilirler. Böylece ağaca nasıl tırmanılacağını öğrenmiş olurlar. Ama sonuçta, ağaca tırmanırken, muhtemelen, değişik böcek türleri bulurlar ve ertesi gün okula gelip ne bulduklarını bana anlatırlar” diyor gülümseyerek.

İlkokullarda öğrenciler haftada 20 saat kadar okulda bulunuyor. Buna teneffüsler ve öğle arası da dahil.

Sizin de sorduğunuzu duyar gibi olduğum soruyu yapıştırıyor Moore: “O kadar zamanda ne öğreniyorlar? Ne yaptırabiliyorsunuz ki?”

Okul müdürü Leena Liusyaara’dan el cevap: “Beyninizin arada sırada dinlenmesi gerek. Eğer durmadan çalışırsanız bir noktadan sonra öğrenmeyi bırakırsınız. Bunun size bir yararı olmaz.”

Okula gitme süreleri en düşük, eğitim öğretim yılları en kısa, çoktan seçmeli sınavları en az, özel okul kurmanın ve eğitimden para almanın yasak olduğu, “mahallendeki okul en iyi okuldur” ilkesi ile her yerde eşit kalitede eğitim imkânı olan; elbette dünya sıralamasının lideri de olur.

Böylece zengin çocuğu ile fakir çocuğu aynı okula gidebiliyor. Bu da iki sınıf arasında ortaya çıkabilecek pek çok savaşı, çekişmeyi çok erken zamanlarda önlemeyi sağlıyor. Ayrıca zengin insanlar çocuklarına iyi arkadaşlar seçme şansını yükseltmek için onlar adına pek çok fedakârlık yapmak durumunda kalıyorlar ki, bu da bir dayanışmayı zorunlu hale getiriyor.

Sadede gelelim…

Filmi izledikten sonra benim gibi biraz da üzerine düşünürseniz daha pek çok şeyi fark edeceksiniz elbette ama eğitimle ilgili olan kısmı özetle bu kadardı. Ana fikirse şu oldu benim için:

“5-16 yaş arası çocuklar bir daha ne zaman çocuk olacak veya ne zaman genç olacak da sosyalleşme, oyun oynama, eğlenme, kendini keşfederek ne olmak istediğine karar verme şansına sahip olacak?

Yoksa benim gibi kırkından sonra mı tam olarak ne olduğunu öğrenmek isteyecekler?”

Ben 20 yıllık mesleki kariyerimi gözden geçirdiğimde anladım ki, eğitimdeki başarısızlığımızın sonucunda çoğunlukla suçu öğretmene atıyoruz. Son yıllarda kuşak çatışmasını çok hızlı idrak ettiğimizden ötürü neslin dejenere olduğunu ve gidişatın kötü olduğunu düşünerek suçu biraz da öğrenciye atmaya başladık. Veli olarak da kendimizi sorgulayıp kendimizde suç aramaya başladığımız bir döneme girmiş bulunmaktayız. Ancak acaba sorun tüm bunların dışında, her zaman dediğimiz gibi sistemde midir?

Yıllarca bunu söyleyip durmadık mı zaten? Üstelik “madem sistem sorunlu, öyleyse ne yapalım” diye sorulduğunda, üzerine pek düşünmediğimiz için, verecek cevabımız da yoktu çoğu kez. İşte şimdi suçu bir yere sabitlemek zorunda olmadığımızın ve artık kaçınılmaz olarak üzerine düşünmemiz gereken birkaç sorunumuz olduğunu anlama zamanı değil midir?