5 Ağustos 2018 Pazar

Fahrenheit 451






Günümüzden uzun bir zaman sonra… Geleceğin Amerikası… İtfaiyeciler yangınları söndürmek yerine yangınları başlatan kimselerdir artık. En önemli görevleri kitapları yakmaktır. Yaktıkları kitapların neler içerdiğine bakmaları sakıncalı ve yasaktır. Yangına dayanıklı evlerin olduğu çağda, kitaplar hâlâ yanabilen, hatta yanması ve yok edilmesi gereken nesneler olarak kalmıştır.


Roman Ray Bradbury’nin “Şenlik Ateşi”, “Parlak Anka” ve “Yaya” adlı üç öyküsünün birleşiminden oluşmuş gibi algılanabilse de özünde Yaya adlı öykünün biraz genişletilmiş ve açılmış hali denebilir Fahrenheit 451 için.


Roman atmosferinde tıpkı George Orwel’in “1984” ve Yevgeni Zamyatin’in “Biz” romanlarındaki gibi totaliter bir rejim varken buna karşın Aldoux Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” romanında olduğu gibi bu totaliter rejim insanlara dayatılmak yerine insanların bu düzeni kendilerinin isteyeceği ve onaylayacağı, düzene bir tehdit oluşturabilecek her şeye karşı çıkacağı bir dünya yaratılmış.


İtfaiye Memuru Guy Montag, kitapları yakmanın zevkini on yıldır sürdüren otuz yaşında yaşamından oldukça memnun bir adamdır. Bir gece iş dönüşü sokağında karşılaştığı on yedi yaşındaki Clarisse’ın sorduğu “mutlu musun?” sorusunu bir süre kafasında gezdirerek sorgulamadan yaptığı görevini, sahip olduğu aileyi, imkânları değerlendirmekte ve neden mutsuz olması gerektiğine dair cevaplar aramaktadır. İlk anda aklına mutsuz olabileceği herhangi bir şey gelmeyen Montag, bir gün görevi icabı kitaplarını yakmak üzere evine gittiği bir yaşlı kadının kitapları yanarken yaşamasının bir anlamı olmadığına inanarak kendi bedenin de kitaplarıyla birlikte yakılmasını tercih etmesi ile onların bu kadar önemli olabileceğini ilk kez fark eder.


Peki, kitaplar bu kadar önemli ve değerli iseler, Montag ve teşkilatı onları neden yakmaktadır?


Kitaplar romanın kurgusu içinde geçmişte, bugün bildiğimiz kitap halindelerken, gittikçe hızlanan taşıtlar, haberleşme ve gündelik hayatla beraber insanlar bir süre sonra ancak özet okuyabilecek zaman bulabiliyorlar ve bu nedenle aynı yazar ve kitap adıyla ama sadece özet içeren kitaplara dönüşüyor. Bir zamanlar yalnızca altı buçuk metre boyunda olan reklam panoları bile, araçlar daha hızlı gitmeye başlayınca insanların daha uzun süre görebilmesi için uzatılıyor (“Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya”1) Derken insanlar kısa bir süre sonra hiç kitap okuma gereksinimi dahi duymamaya başlıyorlar. Bu da kitapları gereksiz ve değersiz kılıyor; ayrıca bizlerin bugünün okuru olarak bildiğimiz haliyle kitaplarda çok fazla fikir ortaya konuyor, okuyucuya çok fazla zihin bulandırabilecek sorular soruyor veya sorduruyor böylece de kısa ve öz olmayan bütün kitaplar “sakıncalı içerikli” olarak yaftalanıyor.


Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar’ın kulağına, ‘Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün,’ diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer.


Kitapta Guy Montag’in karısı Mildred, evde sayısı bir hayli artırılmış televizyonlar karşısında günü geçiren, çok düşünmeyen, yaşamından memnun ve toplumdaki tüm insanlar gibi sosyallikten uzak ve toplumsal düzenden, sistemden oldukça hoşnut bir karakter iken, ansızın karşısına çıkan Clarisse ise doğaya hayran, özgürce dolaşan, formal eğitim sistemini reddeden bir karakter.


Bugün popüler sayılabilecek Black Mirror adlı dizinin dördüncü sezonunda Metalhead adlı bölümde karşımıza çıkan ölümcül ve korkunç köpeğin bir benzeri olan mekanik tazıları kullanan itfaiye erleri için de bu güvenlik unsuru, yeri geldiğinde, bir yok etme aracına dönüşebilecek tehlike arz eder. Kitapta Guy Montag’ın zaman zaman bu tazının “arıza çıkarmasından” duyduğu endişe, teknolojinin bir yanıyla insan hayatını nasıl tehdit edebileceğinin sinyalini Black Mirror’dan çok daha önce işaret ederek, ona ilham kaynağı olmuştur.


Kitabına isim arayışı içinde olduğu zamanlarda, itfaiye servisini arayıp kâğıdın yanma sıcaklığını sorduğunda aldığı cevap “Fahrenheit 451” derece olduğundan bunu öğrenen Bradbury, daha fazla üzerinde düşünmeden kitabına bu ismi koyar.


Bu sıcaklık aslında kâğıdın kalitesine göre 440 ile 470 derece arasında değişirken, kitabın yazıldığı 1953 yılı itibariyle bilimkurgu romanları “Pulp Fiction” olarak değerlendirilen “ucuz kâğıtlara” basılmaktaydı. Bu kâğıtların yanma sıcaklığı da yaklaşık olarak 451 Fahrenheit’e tekabül ederdi. Bu isimle Ray Bradbury’nin bu duruma bir gönderme mi yaptığını düşünmeden durulmuyor.


İnsanları kitaplardan uzak tutarak onları herhangi bir bilginin kaynağından da uzaklaştıran ve kendi yarattığı gerçeklerin böylece daha kolay bir şekilde kaynak olarak kabul edilmesini ve dolayısıyla da kendi masalına inandırmayı (itfaiye teşkilatının yangınları söndürmek için değil, kitapları yakmak için kurulmuş olduğuna dair “Kolonilerde, İngiliz etkisinde kalan kitapların yakılması için 1790’da kurulmuştur. İlk İtfaiyeci: Benjamin Franklin.” diye geçen resmi yalan) başaran bir otoritenin parçası olmayı reddeden Guy Montag, bir zaman sonra önlemeye çalıştığı “suçları” işlemeye başlamasıyla otoriteden kaçmak zorunda kalır.


Onun kaçışını veren medya da manipüle edilmiştir. Medyada “yakalanmış ve cezalandırılmış” olarak gösterilen Montag, sonunda “Kitap Adamlar”a ulaşmayı başarmış ve kendisi de geleceğin toplumu için zihnini bir kitapla doldurup onu anlatma yoluyla fiziki olarak yok olsalar dahi kitapları sonsuza kadar var etmeye çalışan bir kitap adam olmayı başarmıştır.


Birçok örnekle kitabın meramını anlatmak oldukça kolay bir iş. Ama kanaatimce şu cümleler varken başka da söze gerek kalmıyor:


“Okullardan araştırmacılar, eleştirmenler, bilginler ve simgesel yaratıcılar yerine; koşucular, atlamacılar, yarışçılar, aylaklar, açgözler, kapkaççılar, uçucular, yüzücüler çıkınca ‘entelektüel’ sözcüğü de hak ettiği üzere bir küfür haline geldi. Her zaman bilinmeyenden korkarsınız. Sınıfınızdaki her soruya cevap veren, özellikle ‘parlak’ arkadaşınızdan, kurşundan putlar gibi oturan diğer tüm öğrencilerin nefret ettiğini eminim hatırlarsın.”


“Kitap Adamlara” ulaştığında onların çizgili, yorgun ve yaşlı yüzlerine bakıp bir ışıltı, kararlılık, yarın için bir zafer parıltısı görmeyen Montag’a “cildine (kapağına) bakarak bir kitap hakkında hüküm verme” diyen adama selam vererek bir soru ile bitirmek istiyorum:


Bir kitap olsaydınız, hangisi olurdunuz?


Dip Not: *1: Gülten Akın

7 Mart 2018 Çarşamba

Beyninizdeki Sinekler





Doğal bir romanın malzemesi ne olabilir?

Ruhun bir gıdası müzikse diğer gıdalarından biri de elbette okumaktır diye düşünenler, doğal besinlerin tercih edileceği bir beslenme kültürüne daha çok önem atfettikleri gibi, okunabilecek bir eserin malzemesinin de doğal olmasını aynı derecede önemseyecektir.


Georgi Gospodinov’un Doğal Roman adlı kitabı belki de bu mantıkla malzemesini tamamen doğadan alıyor. Temel malzemesi sözcükler olan edebiyat, yazı ve burada roman, sözcüklerin temsil ettiği doğadaki karşılıkları üzerinden yaptığı çeşitleme ile doğal bir beslenme kürü oluşturuyor.


“Kervan”

Romanın anlatıcısı, ilk bölümde hayat yolunda ilerleyen kervanlar içinde bir ağlayanlar, bir gülenler kervanından ziyade bir üçüncü kervan olan “artık ağlamayan ve gülmeyenlerin” kervanından bahsetmeye girişiyor.


Anlatıcının görüp de anlatmadığı bir rüya ile bezeli ilk bölümde, evli bir çiftin ayrılma kararı ile geçmişlerindeki ortak yaşantıların birer plağa dönüştürülerek pencereden (pencere, açık olmasa bile manzarası “geçmiş” olan bir konumda) atılması esnasında plakların birer güvercinin boynunu uçuran bıçaklara dönüşmesi metaforu oldukça ustaca kullanılmış.


Kurtulmak için atılan plakların, “ömrün kuşlarının” canlarına mal olması, ortak hayatlara ait nesnelerin o hayatları güzelleştiren, renklendiren kuş ötüşlerine tekabül etmesi ve onlardan kurtulmanın bir yerde o kuşları öldürmek manasına gelmesi öylesine güzel verilmiş ki, okuduğunuz bu kısacık giriş bölümünün bu kadar derinlikli olması sizi ikinci ve sonraki bölümleri de bir an önce okumak üzere heyecanlandırmayı başarıyor.


Kuşları öldürmeyi göze alanlar bazı duyguları yitirmiş olmalılar ki, ne ağlayabilsinler ne de gülebilsinler. Bu duyguların neler olduğunu öğrenebilmek için romanı okumaya devam etmek gerekiyor ama yine de anlaşılıyor ki, anlatıcı eşinden ayrılmış bir adam ve eşinin adı da Ema ve başarısız evliliğini anlatmaya çalışan bir adam bize bunu bir romanla anlatmayı başaracak gibi görünüyor. Kendi deyimiyle “kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı üzerine bir kitap” yazmayı başarmış bir anlatıcı yazarı okuduğumuzu anlıyoruz.


Klasik bir biçemle yetinmeyen roman bizi zengin ve doğal malzemesi ile karşılamaya devam ediyor. İkinci bölümde romanın hikâyesini öğreniyoruz. Bunu bize anlatırken, alt metinde 1990’lı yılları anlatmayı ihmal etmiyor yazar. Savaş, açlık, her açıdan “yaşam mücadelesi” ve bir diğer yanda konforlu yaşamlarına rağmen ihmal edilen insanlar… Bütün bunlar sallanan bir bambu koltuğun mekaniği ile işliyor.


“Dünya birdir ve roman onu birleştirir”

Birçok başlangıçla denenen bir roman girişiminin aslında bir başarısızlık sayılmayabileceği, her birinin, eğer devam edilirse, kendi roman kurgusunu ortaya çıkarabileceği tezi ile devam ediyoruz.


Yazar, üçüncü bölümde tezini ortaya koyduktan sonra bunu birçok tarihsel figüre ve edebi metne; dolayısı ile romanın olay örgüsünü de birçok roman kahramanına ve kurgusuna göndermelerle süsledikten sonra “Doğal Roman” kavramının felsefi temellendirmesini tamamlayacak olan “Başlangıçların Romanı”nı tasvir ediyor: “O sadece ilk hareket gücünü sağlayacak ve bir sonraki başlangıcın gölgesine çekilerek kahramanların durumunun gerektirdiği şekilde eşleşmelerine izin verecek kadar anlayışlı olacak. Ben buna Doğal Roman derdim”


Fragmanlar…

Evliliğin, “birini hayatınızın sonuna kadar eşiniz olarak kabul edip etmediğinize dair” sorulan soruya verilen bir “evet” cevabı ile başlayıp, “nihai ve dönüşsüz olarak ayrılmak isteyip istemediğiniz” sorusuna verilen bir “evet” cevabı ile biten bir olgu olduğunun anlatıldığı dördüncü bölümün hemen sonrasında “00” rakamları ile araya giren bir bölüm (fragman) tuvaletler üzerine bir konuşmayı içeriyor.


Biçem olarak romanın kurgusundan kopmuşuz duygusu uyandırsa da aslında anlam olarak yazar karı-kocanın birbirleri ile tuvalette sohbet edebilecek, birbirlerinin tuvalet kokusuna tahammül edebilecek kimseler olması gerektiği görüşünü ortaya koyuyor. Yazarın buradaki ustalığı, roman kurgusunun dışına çıkmış gibi görünen bir “parça” ile de olsa kurgudan kopmamayı başarmış olması. Nitekim beşinci bölümden hemen sonra da aynı sayı ile araya giren bir başka paça da yine tuvalet üzerine bir muhabbeti içerse de, altıncı bölümde yazar onun kurgunun bir parçası olduğunu fark ettiriyor ve bu dağınıklığı sizin zihninizin bir eseriymiş gibi algılamanızı sağlıyor.


Dördüncü bölümde sadece bir bilgi olarak verilen karısının hamileliği, sekizinci bölümde artık başkasından hamile olduğunu bildiğini ve evliliğin neden ayrılığa doğru gittiğini açıklıyor gibi… Birçok evliliği bitirmiş ve bitirecek olan “aldatma” durumundan ziyade, ona verilecek tepki ile yazar o noktadan sonra “çıldırmak mı, delirmek mi, sakin olmak mı” sorusu ile hayatı yeniden ele alıyor.


Tuvaletin tarihi üzerine bilgilerin aktarıldığı yerde ise tam olarak “bir öykü nerede başlar” diye soruyor ve gittikçe de tuvalet üzerine daha fazla şey söyleyerek sizi boşanan çiftin hikâyesinden uzaklaştırıyor ve hemen ardından kendinizi ansızın yeniden hikâyenin içinde buluveriyorsunuz.


Adeta sineklerin tuvaletin kokusuna gelişi gibi kurgunun bundan sonraki bölümlerine sinekler ve böcekler giriyor. Sonra Tanrı, rüyalar, idrar, elektrik, Venedik, çiçekler, kediler…


Nihayet sonlara doğru, otuzuncu bölüme geldiğimizde yazar, sineklerle bunca haşır neşir olmasının nedenini açıklıyor: “Sineğin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman” yazma isteğinden kaynaklandığını söylüyor. “Mükemmel roman, farklı olayları birbirine bağlayan ipin uçuşan bir sinek olduğu romandır” diye de idealini tanımlıyor.


“Doğal”a dönüş, doğaya dönüş, doğanın parçası olmak…

Sonlara gelindiğinde anne karnına dönüş metaforu ile “köye dönme” ve orada kentleşmenin insan ilişkileri ve insan-doğa ilişkisi üzerine dayattığı sınırlayıcı unsurlara karşı saflığı, özgürlüğü savunma isteği, yaşam ve ölüm ritüellerinin doğa ile ilişkisindeki “doğallığı” göstermedeki analojik öğeler oldukça ağırlığını hissettiriyor.


Evlerimizdeki bitkilerin evdeki huzur ortamı ile çiçek açması veya evde yaşanan huzursuzlukla yaprak ve çiçek dökmesi olaylarına duyulan inanç üzerinden, kendi inancına göre, böylesine duygusal bir ilişki içerisinde insanın da doğadan, onun unsurlarından mesut veya mutsuz olabileceği felsefesini temellendiriyor.


“186 çikolata” öyküsü ile bir kafe ortamında yaşanan kulak misafirliğinin adeta bir çiçeğin ev ahalisinin yaşadığı hezeyanı duyması ile solması metaforu ile sunuyor.


Artarda birkaç bölümün bu şekilde bir bağlantı ile kurulduğunu okuma yolu ile keşfetmek gerçekten de mutluluk verici. Yazara kendi zihniniz içinde dolaşma izni vermiş gibiyken onun zihninin içinde geziniyor olduğunuzu düşünmek gibi keyifli…


“Beynindeki sineği özgür bırakmak”

İnsan gözünden doğa izlenimleri, bitkiler üzerinden insanlığa dair gözlemler ve nihayet bir sinek veya sinekler üzerinden sahip olduğunuz uçma özgürlüğü ve istediğiniz her türlü “pis” şeyin üzerine konmanızın “mübah” görülebileceği şartlara sahip olmanın avantajı ile sizin yapacağınız gözlemler, çıkarımlar, izlenimler…


Yazar sizleri evinizde başköşede duran eşyalardan ıvır zıvıra, oradan çiçeklere ve oradan da istediğiniz her türlü pisliğe konabileceğiniz bir yolculuğa çıkararak size kendi hikâyesini anlatıyor. Bol deneyim, bol çağrışım, bol düşünce…

Georgi Gospodinov, Doğal Roman, Metis Yayınları, Çev. Hasine Şen Karadeniz, Şubat 2018.

4 Şubat 2018 Pazar

Hiç Kimsenin Öyküsü






Kendi canını, hayatının neresine koyar insan?


Yeri geldiğinde hiçe sayarak bir şeylere feda ederken, yeri gelir kendi canı uğruna neleri gözden çıkarır?


Bir savaşın sonunda kazanan kimdir, kaybeden kim?


Gerilimi oldukça yüksek olan, sonuna kadar aynı heyecanla ve merakla sizi sürükleyen bir kurmaca ürünü olan Hiç Kimsenin Öyküsü adlı oyunu Erdi Mamikoğlu kaleme almış.


Kurmaca olduğu kadar, yanı başımızda dipdiri duran bir gerçekliği de işaret etmesiyle güncel olma özelliğini de barındıran oyunda; yazar, bir savaş üzerine söz söyleme hakkını ve önceliğini savaşın farklı cephelerinde yer alan iki askere bırakmış.


Zaten savaş üzerine bir tek laf dahi edilecekse, buna başka kimin hakkı olabilir ki?

Birçok insan için aniden gelir savaş. Günlük hayatın seyrini ansızın değiştirerek… Farklı mesleklerde ve kariyer basamaklarında iken bir anda profesyonel bir savaşçı da olmak zorunda kalan iki askerin öyküsü. Hiç Kimsenin Öyküsü aslında hiç kimsenin değil, birçok kimsenin öyküsü…


Savaş bittikten sonra ilan edilen bir ateşkes sonrası, ilk fırsatta özlediklerine kavuşmak isteyen iki askerin yolu bir tren kompartımanında kesişir. Bir süre sadece “yol arkadaşlığı” ile sohbet eden bu iki adam birbirlerini tanımaya başlar. Birbirlerini tanımaya çalıştıkları zaman dilimini, birçoğumuzun ayna karşısında geçirdiği zamana benzetmek mümkündür. Çoğumuz ayna karşısında makyaj yaparken yüzümüze takındığımız ifadelerle, kıyafetlerimizdeki ufak tefek değişikliklerle, bir takım jest ve mimiklerle başka görünmeye çalışmıyor muyuz bazen? Benzemek istediğimiz kimseler o an hayran olduğumuz kimseler de olabiliyor, taklidini yaparak küçük görmeye çalıştığımız kimseler de çünkü kendi bedenimiz üzerindeki bu efektlerle ruhumuzda yaratmak istediğimiz bir değişim var.


Yazar Erdi Mamikoğlu, adeta ayna karşısında kendi kendine konuşan, kendisiyle hesaplaşması esnasında bazı kavramları tartışan, sorgulayan ve yargılayan bir karakteri iki ayrı oyuncunun bedenine paylaştırmış.


Savaşta iki ayrı tarafta olan insanlar, barışta hangi taraftadırlar? Barış zamanında taraf yok mudur? Savaşılmayan zamanlara barış zamanı denebilir mi?


Bugün nezaket ve kibarlık gösterdiğimiz kimselere karşı, bunları başardıkça onların ve başkalarının gözünde iyi insan olduğumuz hâlde; yarın aynı kişiyle düşman olmamız ve onu öldürürsek kahraman olarak kabul edilmemiz arasındaki ince çizgi, kısa mesafe, küçük nüans, büyük çelişki… Karşı karşıya gelmeden önce tanımadığımız komşular veya düşmanlar… Oyunda, aynı kompartımanı paylaşmaları bakımından aynı toplumun bireyleri (komşu, hemşehri, soydaş, veya aynı etnik kökene mensup) olarak düşünülebilecek ve üzerlerindeki silahları göstermekten imtina eden iki insan, fikirlerini ve ideolojilerini tartışmaları esnasında onları savunan askerlere dönüşünce silahları doğrultmaktan da ateşlemekten de hiç çekinmiyorlar. Tartışmada ortaya atılan savları haklı veya haksız, doğru veya yanlış oluşları değil, silahın kimin elinde olduğu veya kimin eline geçtiği, kabul edilebilir veya boyun eğilebilir kılıyor. Otoritenin zorbalığa dönüşümü bu yolla çok iyi bir şekilde gösteriliyor.


Hiç Kimsenin Öyküsü, barış sözcüğü üzerine de derin derin düşünmeye zorluyor bizi… “Barış, iyi bir şey değildir. Hep bir savaştan sonra gelir. Sen hiç savaştan önce gelen bir barış gördün mü?” diye soruyor biri, diğerine… Savaşmadan yaşadığımız barış hâlinin farkında olmamız konusunda bizi dürtüyor. Bedeli olmayan bir barışın en güzel barış olduğunun altını çizerek…


Bugünün insanının kendine aynada bir yabancının gözüyle bakması için onu dürten, bugün barış kavramına yarın savaş demeyi gerektiren şartları tartışan, onur ve zenginlik kavramlarını birçok ismin önüne koyan; kazanma ve kaybetme, zafer ve yenilgi duygusunun ancak başkalarının b/ilgisi dahilinde ise bir anlam ifade edeceğine dair yarattığı örnek olayla bizi iki taraftan hangisinin haklı veya haksız olduğu kanaatinin salıncağında salladıkça hayata dair ne kadar az şey düşündüğümüzü fark etmemizi sağlıyor Hiç Kimsenin Öyküsü adıyla hepimizin öyküsü…


Ben, Krops Tiyatro’nun sahneye koyduğu, Dilek Güven’in rejisinde, Anıl Kır ve Ertunç Uygun’un metni olabildiğince özümsemiş oyuncular olarak adeta metindeki iki askerin vücut bulmuş hâli ile karşımıza çıkmasına tanıklık ettim. Bakalım sizler bu oyun ve oyunun parantezine aldığı savaş ve barış kavramları hakkında neler düşüneceksiniz?